Gezi Yazısı

İzleri silinmeye çalışılan 800 yıllık bir medeniyet: Endülüs – Fatih Doğan Gezi Notları

Şehir İslami İlimler öğrencisi Fatih Doğan Endülüs gezisine dair notlarını yazdı.

Endülüs, izleri silinmeye çalışılan 800 yıllık bir medeniyet. Endülüs, Avrupa’nın can suyu, İslam medeniyetinin vaktinde açmış ve koparılmış çiçeği. Kokuları topraklarında halen duyulan bu mahzun medeniyetten ayakta kalabilmiş son eserleri görmek, onu inşa etmiş müslümanları yad etmek, ondan mülhem fikirlerden istifade edip hatalardan da ders çıkarmak üzere günümüzde İspanya’nın özerk bir bölgesi, Reconquista’dan önce ise medeniyetlerin beşiği olan Endülüs’ü ziyaret etmek; imkanı olan her müslümanın bir görevi. Bu yazıda, İspanya/Endülüs gezimizin ilk iki şehri olan Barcelona ve Valencia notlarımızı aktaracağız.

Emevilerin İstanbul’a Avrupa üzerinden ulaşma fikri sebebiyle Kuzey Afrika valisi Musa b. Nusayr’ın 711’de, Tarık b. Ziyad komutasındaki 5000 mücahide, daha sonra Cebel-i Tarık adını alacak İber Yarımadası kıyılarına çıkartma emri vermesiyle başlayan bu kutlu yürüyüş, Pireneleri aşan İslam ordularının Franklar tarafından Balat’üşşüheda(Puvatya)(732) Savaşı’nda durdurulmasına kadar aralıksız devam etmiş. Sonrasında ise tüm yarımada bir cihad meydanına dönüşmüş ve tarihin en parlak medeniyetlerinden birine ev sahipliği yapar hale gelmiştir. Ne var ki İspanyolca “yeniden fetih” manasına gelen “Reconquista” yüzyıllar içerisinde başarılı olmuş ve 1492’de Gırnata’nın düşmesi ve İspanya kralı 2. Felipe’nin 1609’daki fermanıyla ve müdeccenlerin de sürülmesiyle yarımadadaki müslüman kimliği büyük oranda silinmiştir.

Biz de dört arkadaş, aylardır hazırlıklarını sürdürdüğümüz Endülüs gezimize, sisli bir kış günü ayrıldığımız İstanbul’dan ve yaklaşık 4 saatlik bir yolculuğun ardından güneşli bir günde Barselona’ya vasıl olarak başlıyoruz. Metroyla ulaştığımız otelimize eşyalarımızı bırakarak akşam namazını kılmak üzere bize yakın bir konumda bulunan Mezquita Ali(Ali Mescidi)’ye gidiyor ve bir binanın giriş katından müteşekkil bu küçük mescidin 10-15 kişilik cemaatine katılıyoruz. Mescidden çıkıp Barselona’nın arka sokaklarında yürürken, köşede eski bir bazilika dikkatimizi çekiyor. 800’lü yıllarda inşa edilmiş olduğunu tahmin ettiğimiz bu kiliseyi ilgiyle geziyor ve ibadet etmekte olan birkaç kişinin huzurunu bozmadan oradan ayrılıyoruz.

2 Bazilika
Barselona’da Rastladığımız En Eski Bazilika(Parròquia de Sant Pere de les Puel·les)

Daha sonra şehrin doğusundan batısına doğru yürüyor ve Barselona’nın siluetini oluşturan başlıca yapılardan olan La Sagrada Familia’ya ulaşıyoruz. Bir bazilika olarak tasarlanan La Sagrada Familia’nın çizimlerini, İspanyolların milli mimarı, ismine şehrin herbir köşesinde rastlayabileceğiniz Gaudi, yapmış. Yapımına 1882’de halkın yardımlarıyla başlanan ve inşaatı halen devam etmekte olan bu eser, halk arasında “bitmeyen kilise” olarak da biliniyor. La Sagrada Familia’nın 2026-2028 yıllarında tamamlanması öngörülüyor. Klasik katedral mimarisinden farklı kuleleriyle dikkat çeken bu yapı oldukça büyük ve şehrin hemen her yüksek noktasından müşahede edilebiliyor. Halen vinçlerin de fotoğraf karelerine dahil olduğu 90 metrelik kuleleriyle La Sagrada Familia’yı arkamızda bırakıp yine Gaudi’nin eserlerinden Casa Mila ve Casa Batllo’ya doğru yürüyoruz. “Casa” İspanyolca “ev” demek. Bu iki bina da Gaudi’nin kendine has mimari üslubunu yansıttığı evlerden ibaret. Casa Mila’nın katlarının dalgalı yapısı ve ön cephedeki duvarlarda yer alan yosunu andıran çıkıntılı desenler bir deniz fikri veriyor. Casa Batllo’nun ise Casa Mila’ya göre daha sade bir yapı olduğunu, balkon korkuluklarının kuru yaprakları andırdığını belirtelim.

3 La Sagrada Familia
La Sagrada Familia

Antonio Gaudi, Barselona’ya imzasını atmış bir mimar. Şehrin her köşesinde ona ait bir mimari eseri veya yakın zamandaki bir sergisini haber veren afişleri görmek mümkün. Eserlerinden kazandığı parasının tamamını La Sagrada Familia’ya yatıran Gaudi’nin ömrü, bu yapının ancak birinci kulesini görmeye vefa etmiş ve hayatı, trajik bir şekilde son bulmuş. Anlatılana göre Gaudi, bu çok değer verdiği eserini izlerker geri geri yürüyormüş ve yola çıkarak bir aracın altında kalmış. Üzerinde o an pejmürde kıyafetler bulunduğundan fakirler hastanesine kaldırılmış ve hastalara çok da ehemmiyet verilmediğinden orada hayatını kaybetmiş.

Bir sonraki hedefimiz, Plaza de Catalunya(Katalonya Meydanı). Meydanın girişinde bizi, yüzünü meydana dönmüş heykellerin çevrelediği enlemesine geniş olan bir havuz karşılıyor. Bir daire şeklindeki meydanın diğer yarısını ise aralarında açıklık bulunan ağaçlar dolduruyor. Saat çok da geç olmamasına rağmen meydandaki insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Biz de orada çok vakit kaybetmeden oldukça yorgun bir şekilde otelimize dönerek İspanya’daki ilk günümüzü noktalıyoruz.

4-caddeler.jpg

Sabah çok gecikmeden kendimizi hızla önceki akşamdan aşina olduğumuz geniş Barselona caddelerine atıyoruz. Çoğu cadde tek yönlü ve 4 şeritten oluşuyor, bu sayede şehirde gezimiz boyunca hiçbir trafiğe şahit olmadığımız gibi, bu caddeler şehrin 5-6 katlı binalarının bunaltıcılığına bir ferahlık katıyor. Ancak ilk uğrak noktamız olan Barselona Katedrali’ne yaklaştıkça caddeler daralıyor. Tam da mesai saatinde çıktığımız için yollarda işlerine yetişmeye çalışan insanları görüyoruz. Barselona’nın en görkemli ve en önemli dini yapılarından Barselona Katedrali(Catedral de la Santa Cruz y Santa Eulalia)’ne ulaştığımızda bizi gotik üslubunda inşa edilmiş üç kule karşılıyor. Katedrale ana kapısıdan değil, çevresini dolaşarak arkadaki avlusundan giriş yapıyoruz. Yan duvarlarında çok sayıda heykel ve kabartma görmek mümkün. Katedralin iç kısmında gotik revakların çevrelediği geniş bir avlusu var. Avluyu çevreleyen U şeklindeki koridorlar boyunca demir parmaklıklarla korunan, hristiyan mitolojisini yansıtan, farklı yıllarda yapılmış çok sayıda heykel bizi karşılıyor. Heykellerin önüne bırakılmış “elektronik” mumlar dikkatimizi çekiyor. Avlunun tam ortası ise bizi oldukça şaşırtıyor. Hz. İsa’nın doğduğu çiftliğin sembolik olarak inşa edildiği bu bölgede katedral görevlileri marul yetiştiriyor ve yine bu bölgedeki kaz ve tavukları bunlarla besliyorlar. Geniş ve yüksek koridorları tamamlayıp katedralin içine giriyoruz. Katedralin içi, önceki gün gezmiş olduğumuz bazilikadan çok daha büyük ve ihtişamlı. Ayinlerin yapıldığı kürsünün üzerinde, çarmıha gerilmiş Hz. İsa ve çarmıhı taşıyıp tütsü taşıyan melek heykelleri dikkatimizi çekiyor. Yüksek tavanlarının yanında katedralin alt katına inen merdivenler, demir parmaklıklarla kapatılmış mahzeni andıran bir yere çıkıyor. Katedralden çıkmadan önce papaz olduğunu tahmin ettiğimiz bir görevlinin riyasetinde gerçekleştirilen bir ayine rastlıyoruz. Biraz izledikten sonra katedralden ayrılıyor ve bizim Türkçe konuştuğumuzu fark edince bize “Türk müsünüz?” diye soran selfie

5 Barselona Katedrali
Barselona Katedrali

çubuğu satıcısı ablanın Türk olmayıp Türkçeyi oradaki kursta öğrendiğini duyunca şaşırmadan edemiyoruz. Daha sonra şehrin daha eski binalarının bulunduğu “Old Town”ın dar sokaklarında geziyor ve hediyelik eşya satın alıyoruz. Şehrin deniz kıyısını görmek üzere zaten yaklaşmış olduğumuz sahiline doğru yürüyoruz. Müze sayısının oldukça fazla olduğu limanda, demirlemiş onlarca yat ve vapurdan dolayı neredeyse deniz görünmüyor. Port Vell’de biraz yürüdükten sonra, şehrin iki tepesinden birisi olan Montjuíc’e çıkan bir teleferik hattı gözümüze ilişiyor. Ancak teleferiğin o gün bakımda olduğunu öğrenince şehrin diğer tepesi olan Tibidabo tarafındaki Park Guell’e doğru metro ile gidiyoruz.

6 Park Guell_den Barselona
Park Guell’den Barselona

Barselona’nın genel olarak düz bir şehir olduğunu pekala söyleyebiliriz. Ancak şehrin batısına doğru gidildikçe yükselti artıyor. Biz de metrodan indikten sonra bu yükseltiden nasibimizi alıyoruz ve yokuşları tırmanarak Park Guell’e ulaşıyoruz. Park Guell iki bölümden oluşan büyük bir park. İlk bölümü, şehri yukarıdan görmenize imkan tanıyacak kadar yukarılara çıkabileceğiniz ücretsiz bölüm. Burası şehir hayatından bir nebze olsun uzaklaşmak isteyenler için biçilmiş kaftan, aynı zamanda şehre hakim bir nokta olduğundan güzel fotoğraflar çekmek mümkün. Biz de fotoğraflarımızı çekip Gaudi’nin kendine has mimarisinin en belirgin örneklerini ortaya koyduğu ve içinde yaşadığı evin de bir müze halinde ziyarete açık olduğu ücretli bölüme giriyoruz. Açıkçası modern mimari ve Gaudi’ye özel bir ilginiz yoksa, bu kısma girmeseniz de olur. Zira parkın aşağısındaki giriş kapısından da bu eserleri görebilmek mümkün. Park Guell’den ayrılıp şehrin en yüksek noktalarından Tibidabo’ya çıkmaya niyetleniyoruz ancak uzun uğraşlarımız sonuç vermiyor ve uygun araç bulamadığımız için Tibidabo’yu görmek nasip olmuyor. Son olarak, Barselona’ya kadar gelmişken Nou Camp’a uğramadan gitmeyelim diyoruz ve yine metroyla Barcelona’nın 100.000 kişilik devasa stadına geçiyoruz. Resmi mağazasına bir gözatıp birkaç fotoğraf çektikten sonra otelimize dönüyoruz.

Barselona, en erken elden çıkan şehirlerden biri, 100 yıla yakın bir süre müslümanların hakimiyetinde kalmış. Bu yüzden şehirde müslüman kimliğini yansıtan eserlere rastlamak pek mümkün olmuyor. Zaten bizim aklımızda da diğer şehirlere nazaran tarihi değil, modern şehir kimliğiyle kalıyor. Korna sesini çok az duyduğumuz geniş caddelerde, özellikle de dükkanların kepenklerinde, sık sık graffitilere denk geliyoruz. Ayrıca Barselona’da çocuktan çok köpek gördüğümüzü söyleyebilirim. Bu köpekler sahipsiz değil, yalnızlıktan kurtulmaya çalışan “modern şehir insanı”nın yegane arkadaşı. Çok farklı cinslerine rastladığımız onlarca köpeğe mukabil, bir tek kedi bile göremeyişimiz İstanbul gibi bir kedi cennetinden gelen bizleri şaşırtıyor. Yüzlerinde tebessümü nadiren yakalayabildiğimiz insanlar arasında samimiyet değil resmi bir kibarlık söz konusu. Market ve dükkanlardaki satıcıların da genelde Pakistan ve Hindistanlı olması, Barselona’nın ne denli kozmopolit bir şehir olduğunu gösteren bir unsur.

Bizlerde bu izlenimleri bırakan Barselona’dan ertesi gün ayrılıyor ve 4 saatlik yolculuğun ardından bizi yoğun bir yağışla karşılayan Valencia(Belensiye)’ya ulaşıyoruz. Yağmur sebebiyle planımızda değişiklik yapmamız icab ediyor, taksiyle gittiğimiz otelimizde yağmur hafifleyene kadar dinleniyoruz. Otelin sokağındaki dükkandan aldığımız şemsiyelerle Valencia’yı keşfe çıkıyoruz. Otelimiz şehrin tarihi mekanlarının tam merkezinde bulunduğundan, gün boyunca fazla yürümeden pek çok mekanı gezme fırsatı buluyoruz. Önce 2-3 dakika yürüme mesafesindeki tarihi alışveriş merkezine (Mercat Central) gidiyor ancak buranın öğleden sonra çalışmadığını öğreniyor ve ertesi güne bırakıyoruz. Asıl hedefimiz olan “Torres”lere yürürken yolumuzun üzerinde 15.

7 Torres de QuartYüzyıldan kalma bir ipek ticaret merkezine (LLlotja de la Seda) rastlıyor ve bizim kervansaraylarımızı andıran, avlusunu mandalina ağaçlarının süslediği bu iki katlı yapıyı dikkatle inceliyoruz. Bir süre sonra dar Valencia sokaklarından kıvrıla kıvrıla yolumuzun üzerindeki birkaç bazilikayı da ihmal etmeyerek önce Torres de Quart, ardından Torres de Serranos’a ulaşıyoruz. 

“Torres”, İspanyolca “burç” demek. 14. Yüzyılda gotik tarzda inşa edilmiş bu yapılar, aynı zamanda şehrin surlarla çevrili olduğu zamanlarda giriş kapısı görevini görüyor. Hendeklerin çevrelediği “Torres”leri incelerken, mazgallarda nöbet tutan askerleri görüyor ve kendimizi Ortaçağ’da hissediyoruz. Burçlar o gün ziyarete kapalı olduğundan dışarıdan izlemekle iktifa ederek yolumuza devam ediyor ve bir yay çizerek önce farklı heykellerin asıl ve kopyalarının sergilendiği bir müzeye, daha sonra Valencia Katedrali’ne ulaşıyoruz. Valencia Katedrali’nin bizim için diğer katedrallerinden farkı, çıkması büyük bir azim ve sabır isteyen çan kulesi oldu. Şehri tepeden görmemize olanak tanıyan bu kuleden, soğuktan dolayı çok vakit geçiremeden iniyor ve katedralin diğer bölümlerini de inceleyerek ayrılıyoruz.

8 Gorgon Başı
İpek Ticaret Merkezi’nde Bir Gorgon Başı

Her ne kadar içine giremesek de, dışarıdan görme şansına eriştiğimiz boğa arenası, bir sonraki durağımız oluyor. Boğa arenasına giderken uğradığımız Falla Municipal ve Plaça de l’Ajuntament civarında ise yağmurun ıslattığı meydanda muhtelif renklerin ortaya çıkarttığı ışık yansımaları eşliğinde şehrin modern yüzüne tanık oluyoruz. Valencia, tarihi eserleri “sur içi”nde toplandığı için bizi çok yormuyor. Mandalina kokularının kuşattığı şehirdeki köpek nüfusunun Barcelona’daki kadar fazla olmaması da dikkatimizi çekiyor. Barcelona’nın küçük dükkan ve marketlerinde görmeye alıştığımız Pakistanlıların yerini Valencia’da uzak doğulular alıyor.

 

9 Toplu foto son
Soldan sağa: Abdullah Acun, Selman Büyükkara, Fatih Doğan, Mahmut Zahit Ergün

Gezimiz bu iki şehirle sınırlı olmasa da, yazımız burada hitama eriyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s