Etkinlikler

“İlahiyatçı, her şeyden bir şeyler bilen kimse olurken; medreseli, metinlerin içeriğini baştan sona bilen biri olur.”

Talha Hakan Alp, İSİF Kulübü etkinliği kapsamında vermiş olduğu konferansta medrese eğitimiyle üniversite eğitimi arasındaki farklardan bahsetti. Zeynep Rumeysa Yentur konferansa dâir yazdı.

15 Mart Perşembe akşamı Talha Hakan Alp hocamızı, İstanbul Şehir Üniversitesi’nde İSİF etkinliği vasıtasıyla misafir ettik. Medrese eğitimi aldıktan sonra İslami ilimler üzerine çalışmalarını devam ettiren Talha hoca bizlere, “Medrese Eğitimi ve Üniversite Eğitimi Arasındaki Farklar” başlığı altında bir konferans verdi. Konuşmasına İslami eğitimin tarihi gelişimiyle başlayan Talha hoca, ilahiyat ve medrese eğitiminin birbirinden eksik ve üstün kaldığı bazı noktaları aktararak konuşmasını bitirdi.

Konferansın video kaydını sayfanın sonundan izleyebilirsiniz.

[İslami İlimler Eğitiminin Tarihi Süreçleri ve Medreselerin Ortaya Çıkışı]

Peygamberliğin gelişiyle birlikte Hz. Muhammed (s.a.v.), Mekke’de gizlice İslam’ı tebliğ etmeye başlamıştı ve Müslümanlar da yeni gelen dini öğrenmek iştiyakıyla Hz. Peygamber’e mümkün mertebe yakın olmaya çalışıyor, edindikleri bilgileri kendi çevreleriyle paylaşıyorlardı. Medine’de bu durum, daha özgür bir ortama kavuştu. Mescid-i Nebevi’de Hz. Peygamber, insanlara daha nitelikli bir İslami eğitim veriyordu. Merkezinde ayetlerin ve sünnetin olduğu, insanların sorular sorduğu, müzakere ettikleri bir ilim ortamı vardı. Civar kabilelerden Müslüman olanlar, İslam’ı öğrenmek adına Medine’ye temsilciler gönderiyor, Hz. Peygamber de onlara İslam’ın temel hükümlerini öğretiyordu. Hz. Peygamber döneminde İslami eğitim bu şekilde, o günkü şartlarda ne medrese ne üniversite denilebilecek, daha basit ve kuruluş aşamasında olan bir tecrübe idi.

Hulefa-i raşidin döneminde toprakların genişlemesiyle birlikte daha fazla dini rehbere ihtiyaç duyuldu. Bu da zamanla sahabelerin Mekke, Medine ve diğer fethedilmiş topraklarda öncü olmalarına, adeta oraların din öğretmenleri, mürşitleri olmalarına sebep oldu. Tabiin ve tebe-i tabiin neslinin öncü isimleri, böyle kuruluş aşamasındaki bağımsız, ağırlıklı olarak Kur’an ve tefsir eğitiminin verildiği, özellikle fıkhi yaşantı ve hukuka ilişkin hadislerin ve fetvaların tartışıldığı ilim meclislerinden çıkmaktaydı.

Siyasal-sosyal yapı devletleşmeye doğru evrildikçe müesseseler de kurumsal bir kimlik kazanmaya başladı. Talha Hoca bu esnada yapılan dil-edebiyat çalışmalarını da şu sözlerle aktardı: “Bunlar daha çok saray etrafında, sahaflarda ve özel kütüphaneler çevresinde gelişen, edebiyat, lügat ve bunların alt branşlarıyla ilgili mütalaa çalışmaları yapılan faaliyetlerdi. Beytü’l-Hikme ve tercüme faaliyetleriye birlikte yabancı ilimler de Arapçalaştırıldıkça ve İslami dünyaya kazandırıldıkça, bu ilimlerin eğitim çalışmaları da başladı fakat bunlar daha çok siyasi elit zümre çevresinde sürmekte olan eğitim faaliyetleriydi.”

Ardından Talha Hoca, medreseleşme döneminin başlamasıyla birlikte açılan Nizamiye Medreseleri’nden ve bölgedeki Fatımi-Şii yayılmacılık dolayısıyla bu medreselerin siyasi bir kimlik kazanmalarından, artık dini ilimlerin sadece insanların günlük problemlerini çözmek, dini meselelerin gerçeğini anlamak gibi bağımsız ve bireysel ihtiyaçlara cevap verecek biçimde eğitim hayatına girmediğinden söz etti ve şunları ekledi: “İslami ilimlerin eğitimi, ideolojik ve siyasi bir karakter kazanmaya başladı ve nihayetinde Şii-Fatımi yayılmacılığa karşı Sünni yorumu savunacak medreselere ihtiyaç duyuldu. İşte Nizamiye Medreseleri’nin böyle bir siyasi ideolojik arka planı var.” Zamanla yaygınlaşan medreselerin ekonomik ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri vakıflar da kurulmasına rağmen siyasi idarecilerin medrese üzerindeki nüfuzu sürmeye devam etti. Hatta dönemin siyasi erkiyle çatışan isimlerin, baskılarla medreselerdeki yetkilerinden uzaklaştırıldıklarına dair pek çok bilgi bulunmaktadır.

Osmanlı dönemine gelindiğinde, Batılılaşma, çağdaşlaşma gibi yeni düşünce akımları, ideolojik bazı çıkışlar ile artık İslami bilginin yenilenmesi ve yeni İslami bilgi üretilmesi yönünde talepler doğdu ve medrese bunları karşılamakta yetersiz kaldı. Medreselerin programlarının ıslah edilmesi ve teşkilatlarının yenilenmesinin epey gündem olmasının nihayetinde, 20. yüzyılın başında, İstanbul merkezli, bugünkü ilahiyat fakültelerini ve medreseleri kapsayan, ikisinin de müfredatını ve anlayışını sentezleyen bir proje olarak Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye medreseleri kuruldu. Fakat I. Dünya Savaşı koşullarında varlığını sürdüremedi.

[İlk Üniversite Teşebbüsü]

Sonrasında Talha Hoca, ilk üniversite teşebbüslerinden bahsetti. Bu bağlamda daha modern bir müfredatı olan Darü’l-Fünun medresesi, ardından 1924’te kurulan İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni biliyoruz ki, ikisi de uzun soluklu olamadı. 1949 yılında Ankara Üniversitesi’ne bağlı bir ilahiyat fakültesi kuruldu. Hoca, ilahiyat fakültelerinin kuruluş amacı, mahiyeti ve zihniyeti hususunda önemli bir ipucu olacak biçimde, meclisteki tartışmalar esnasında İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun sarf etmiş olduğu bazı sözleri -bu sözlerin ilahiyat fakültelerinin eleştirisi sadedinde Türkiye’de islamcılar tarafından sık sık kullanılan ifadeler olduğunu da ekleyerek- aktardı: “İlahiyat fakültesi kurulmasından maksat medreseyi diriltmek değildir. Çünkü fakülte ile medreseyi ayıran temel bir karakter vardır, o da şudur: Medresenin çalışması dogmatiktir yani naslara bağlıdır, deney ve gözleme dayalı değil, inanç esaslıdır. Fakülteler ise ilim evveli olduğundan bunlar mukayeseye, müşahadeye ve sonunda da mümkün olursa izaha çalışmaktadır. Yani medreseler subjektif, ilahiyat fakülteleri ise objektiftir. Hükümetin isteği de şudur: Tüm manasıyla ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan ve diğer fakültelerden hiçbir surette ayrılığı olmayan bir fakülte meydana getirmek. Yani diğer fakültelerdeki temel paradigma ne ise ilahiyatların eğitiminde de temel zihniyet aynı olacaktır.” Ardından Baltacıoğlu, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne de atıfta bulunuyor: “Orada daha çok sosyal bilimler etkiliydi. Ankara’da ise tam tersi olarak İslam bilimleri merkezde olacak, sosyal bilimler ise takviye unsurlar olarak yer alacak.” Yani ilahiyat fakülteleri devletin laik-seküler kimliğiyle barışık, bu kimliği tehdit etmeyecek ve kendi sınırları içinde hareket ederek dini bilgiyi üretecek, vatandaşların sadece dini bilgi ihtiyacını karşılayacak, Diyanet’e ve diğer açılacak fakültelere akademik kadro yetiştirmek üzere hizmet verecek bir fakülte planı olarak görülmeye başlandı. Yani açık açık siyasetin dini bilginin içeriğini, üslubunu, üretim tarzını belirlediği ve yukarıdan aşağıya dayattığı bir anlayış söz konusu idi. Bu açılışın ardından pek çok ilahiyat fakültesi kuruldu ve tabiki zihniyet bugünlere dek aynı katılık ve keskinlikte sürmedi, bugün gelinen nokta ve Türkiye’de islamcı-politik çevrenin güç kazanması ile birlikte, ilahiyat fakültelerinde klasik İslami eğitimlere yönelme ve hatta ‘İslami İlimler Fakültesi’ gibi isimlerle tamamen ilahiyat paradigmasının dışında, adeta medreseyi andıran fakülteler de kuruldu ve kurulmakta.

Peki medreselere ne oldu? Tabi ki legalliğini kaybeden medreseler sivil, kaçak-göçek vaziyette, jandarma korkusuyla ve kısıtlı imkânlarla varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. Büyük şehirlere göçle birlikte İslami cemaatlerin oluşması ve bunların da kendi bünyelerinde yürüttükleri eğitim faaliyetleriyle medreseler, bugünlere kadar geldiler.

 [İlahiyat ve Medrese Arasındaki Temel Farklar]

Ardından asıl konumuza dönüyoruz: İlahiyat fakülteleri ve medreseler hangi bakımdan farklılar? Hoca, en önemli farkın ilahiyat fakültelerinin müfredatına din felsefesi, din psikolojisi, din sosyolojisi, dinler tarihi, İslam medeniyeti tarihi, İslam sanatları tarihi gibi modern bilimleri, nispeten felsefe ya da felsefi ilimleri de eklemiş olması olduğunu söyledi. Ve haliyle bu, İslami bilgiyi pozitif bilimlerce üretilen bilgiyle karşılaştırmalı biçimde talebeye verme imkanı sağlamakta. Medrese, bu tür ilimleri müfredatına katmadığı için ve ağırlıklı biçimde Arap dili, ardından da yalnızca temel İslami ilimlerin eğitimini verdiği için; bir medreseli, okumuş olduğu metinlerden edindiği bilgiyi pozitif bilimlerle karşılaştıramamakta ve sorgulayabileceği alternatif bilgi kaynakları ve söylemlerden mahrum kalmaktadır. Ayrıca, medresede üretilen bilgi daha katı, bağlayıcı ve güçlü bir etki bırakıyor medrese öğrencisinin zihninde.

Diğer bir ayrım noktası ise şu: Medrese müfredatının içinde Arap dili ve edebiyatı alanındaki derslerin ciddi bir yoğunluğu var. Sarf, nahiv, belagat vs. tekrarlı biçimde yoğun bir dil ve edebiyat eğitimi verilmekte. Vurgulanması gereken bir diğer ayrım da, medreselerin metin merkezli eğitiminin aksine ilahiyatların yorum merkezli eğitim kurumları olarak karşımıza çıkmakta olması. Fakat yine son dönemde İslami ilimler fakültesi gibi teşebbüslerle, fakültelerde bazı dekanların kendi insiyatifleriyle ek dersler koyması veya derslerin içeriğini metinlerden seçmesiyle klasik metinler bir şekilde ilahiyatların da müfredatına girdi. Kimi bunu takviye eğitim olarak, kimi de hocanın tercihi sebebiyle yapmakta, fakat elbette bu hiçbir zaman bir ilahiyat fakültesini metin merkezli bir kurum haline getirmemektedir.

Ardından metin merkezlilik ile yorum merkezlilik arasındaki farka değindi Talha Hoca: “Metin merkezli bir eğitimden geçtiğinizde o metinlerdeki her cümle ilgili branşın temel prensibi oluyor ve siz fıkhi zihniyetinizi o metinlerle şekillendiriyorsunuz. Yani metinler talebeye ‘vaktiyle fakihler böyle düşünmüşler acaba bugün biz nasıl düşüneceğiz, o gün öyle diyorlarsa bugün biz ne diyeceğiz’ şeklinde soru sormasına izin vermez. Metin merkezli eğitimde ‘bu böyledir’ anlayışı zihne egemen olur. Talebenin metinden öğrenmiş olduğu bilgi, onun artık fıkıhtan anladığı şey olur. ‘Fıkıh budur’ der.” Sonrasında ise şu anekdotu paylaştı: “Mesela bir medreseli için ilahiyat fakültelerinde hazırlanan tezlerde veya makalelerde kullanılan şu başlıklar son derece ironiktir: ‘Ebu’l-Yüsr el-Pezdevi’de Ahiret Anlayışı’, ‘Beydavi’de Nübüvvet Anlayışı’. Beydavi’de nübüvvet anlayışı demek, sanki her alimin nübüvvet konusunda kendine has bir yorumu varmış da, biri nübüvveti böyle yorumluyormuş, diğeri başka türlü yorumluyormuş ve dolayısıyla Beydavi’nin nübüvvet yorumu ne acaba sorusu bizler için bir merak konusu oluyormuş gibi bir izlenim oluşturuyor, böyle bir şey yok. Beydavi’nin nübüvvet anlayışı, kendinden öncekilerin nübüvvet anlayışından farklı değildir. Farklılıklar çok detay konularda olur ki dolayısıyla nübüvvet anlayışı şeklinde başlıklandırmak da çok abartılı olur. Yani medreseli, İslami bilgiyi bir geleneğin sürekliliği içinde aldığı için tekil şahıslar ne kadar özgün olursa olsun çok ayrı ve sürekliliği bozacak bir figür olarak tarihte ayrışmazlar.” Sözgelimi farklı İslam anlayışları, yeni İslami yorumlar, ayetlere getirilen yeni açıklamalar, geleneksel süreklilikle bağdaşmayan, klasik metinlerle örtüşmesi güç söylemler bir medreseli tarafından asla hoş görülebilecek çıkışlar değildir.

Diğer bir yandan yorum veya problem merkezli olan ilahiyat eğitiminde, ortada bir metin yoktur ve dolayısıyla konuyu nasıl sonuçlandıracağımızı baştan sona bize dikte eden bir otorite yoktur. Hoca burada şu örneği verdi: “Ebu Hanife, Kufe Mescidi’nde oturur iken ‘Nedir meseleler?’ denilir ve başlarlar tartışmaya. Bu, onların tartışırken ve fetva üretirken herhangi bir kaynak ve metot kullanmadıkları anlamına gelmez fakat önlerinde kendilerinden önceki müctehidlerin oluşturmuş olduğu ve artık nas halini almış bilgi otoritesi olarak metin yoktur. Dolayısıyla Ebu Hanife meseleyi siyasetin vesayeti altına girmeden, hiyerarşinin olmadığı bir yerde, bağımsız bir biçimde talebeleriyle tartışır ve hatta sonucun değişebilirliğinin esnekliğini de göz önüne alarak tartışma kayıtlarını üç günün sonunda yazdırtır.”

Bunun ardından ise Talha Hoca, son dönemde ilahiyatlarda müfredatın biraz daha temel İslam bilimlerine kaydırıldığını, İslami ilimlere pozitif ya da seküler bir bilim paradigması çerçevesi içinde yaklaşılarak ortaya çıkmış disiplinlerin büyük oranda azaltılmaya doğru gidildiğini ve medrese ile ilahiyatın yavaş yavaş birbirine yaklaşmakta olduğunu belirtti. Artık ilahiyat öğrencilerinin de metin hakimiyetlerinin kötü olmadığını -ki medresenin ilahiyat karşısındaki en büyük avantajının klasik metinlere vukuf olduğu aşikardır zira bir medreseli uzul yıllar aldığı eğitimde güçlü bir sarf, belağat, nahiv alt yapısı kazanmaktadır- ve medreseler karşısında ilahiyatın avantajlı olduğu pozitif alanlardaki derslerin, bilhassa kelam ilminin, müfredat dışına itilmeye başlandığını ve haliyle nihayetinde medresenin fukaralığının ilahiyatın da kaderi olacakmış gibi göründüğünü söyledi. Genel eğilime bakıldığında din felsefesi ve kelam ilmine karşı ilahiyatlarda ilgi azalması olduğunu, öte yandan tefsir, hadis ve fıkıh gibi temel İslam bilimlerine yönelik bir ilgi artışının varlığını belirtti ve böyle olunca trajikomik bir biçimde yüzyıl evvel medresenin ıslahı tecrübesini hiç yaşamamışız gibi geriye dönüp ilahiyatı salt temel İslam bilimlerinin ve Arapça’nın öğretildiği kurumlara dönüştürüyormuşuz gibi bir hava olduğunu, böylece ilahiyat ve medrese arasındaki farkın büyük oranda kapanacağını, medreselerin ilahiyatlaşmasının aksine ilahiyatların medreseleşeceğinin altını çizdi. Medrese kökenli birisi olarak ilahiyatların medreseleşmesinin müfredatta bir kısırlaşma, fakirleşme meydana getireceğini ve bunun kaygı uyandırıcı olduğunu da ekledi.

İlahiyatla medrese arasındaki bir diğer fark ise müzakere mevzusu. İlahiyatlarda müzakerenin aksine sınav odaklı bir eğitim anlayışı var ve haliyle öğrenciler sınavdan sınava çalışmaktalar. Dolayısıyla kurum tarafından organize edilen ve denetlenen bir müzakere sistemi olmadığı için öğrencinin bunu kendi şartları içinde yapması zordur. Ancak medrese böyle değildir, medrese aynı zamanda yatılı bir kurumdur ve iki hizmeti birden verir: Eğitim hizmeti ve barınma hizmeti. Yani medrese talebelerin sadece gündüz değil, akşam saatlerine de el koyabilmektedir ve böylece dersler günlük olarak tekrar edilir ve metinler, dersi, müzakeresi ve şerhiyle didik didik edilir ve iyi anlaşılır. İlahiyat ise bundan mahrumdur; dersler konu, kavram, tarih ve literatür bazlı işlenir. Bu bakımdan belli bir geleneksel bilginin hazmı açısından ilahiyat fakülteleri medreselere göre dezavantajlı konumdadır.

[Metne vukufiyet, meseleye vukufiyet midir?]

Elbette akıllara şu soru gelecektir: Medreseli metinde anlatıldığı kadarıyla meseleye vakıftır da konuya, probleme ne kadar vakıf olmakta? Yani metne hakim olunduğu zaman konuya da bütünüyle vakıf olmak mümkün mü? Talha Hoca’nın cevabı, hayır. Metinler, adı üstünde metindir, talebenin ezberlemesi ve cümlelerini meseleyi belirleyen temel prensipler olarak kavraması ve kullanması için üretilmiş olan yapıtlardır. Mesela medrese eğitimi almış birine “İslam ekonomisi hakkında bize bir şeyler anlat” denildiğinde o kişinin buna vereceği bir cevap yoktur. Ya da kelam meselesinde “İslam inancında insan hürriyeti meselesini anlatır mısın?” denildiğinde medreseli okuduğu metinde bu soruyu bağlantılandıracağı bir nokta bulamaz. Metinde “insanın fiilini Allah yaratır” cümlesi okunulduğu zaman “insan hürriyeti yoktur” sonucuna varılamaz ve dolayısıyla metin kişiye problem hakkında genel bir bilgi vermez. İşin aslı, medreseli kişide malzeme vardır fakat o malzeme İslam düşüncesiyle ilgili belli bir tarihsel bağlam içinde olmadığı için ve konu sadece metnin kendi dizgesinde parça parça yer aldığı için medreseli bu sorulara cevap veremez.

Talha Hoca konuşmasının sonuna doğru, kendisi medrese içinden geldiği için medresenin artı ve eksilerini daha iyi bildiğini ve belki de bu sebeple konuşmasında medrese üzerinde fazlaca durmuş olabileceğini dipnot düşerek, ilahiyat fakültelerine dair gözlemlediği bir eksikliği bizlerle paylaştı ve konuşmasını bitirdi: İlahiyat fakültelerinin veya ilahiyatçıların, ele aldığı konuyu toparlayamama, meselenin sonuna varamaması sorunu. Misal, talebe ilahiyatta okumakta, zengin müfredat var fakat her şeyden birer parça almakta, özellikle temel İslam bilimlerinde baştan aşağı bütün konuları kapsayacak bir metin okumadığı için her şeyi tamamlamış olmamakta. Medrese ise bu noktada avantajlı: Geleneksel de olsa hayatı tüm cepheleriyle kuşatan, tüm meselelerin anahatlarıyla da olsa yer aldığı bir İslam hukuku külliyatını bir-iki yıl içerisinde okumuş olur. Nihayetinde ilahiyatçı her şeyden bir şeyler bilen adam olurken, yani başlıkları, temel kavramları, literatürü, problemlerin ana hatlarını bilen kişi olurken medreseli, kavram ve yorumlardan ziyade okuduğu metinlerin içeriğini baştan sona bilen biri olur.

*Zeynep Rumeysa Yentur aktardı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s