Mülakat

“Birinci seviyede hem meselelerin hem metodun hem de delillerin öğretilmesi yöntemsel bir hatadır.”

Türkiye’de ders veren Arap hocalarımızı tanımaya devam ediyoruz. Ali el-Ömerî ile İslami İlimlerin tahsil metodu üzerine konuştuk. Abdullah Bardakçı sordu.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız hocam?

Adım Ali Mahmud el-Ömeri. Ürdünlüyüm, 1984’te doğdum. Lisans ve yüksek lisansı Ürdün Üniversitesi’nde usûlü’d-din alanında yaptım. Sonra 2011 yılında Malezya’da doktoramı tamamladım.


Hocam, Ürdün’de İslami İlimler tahsilinin usûlü nedir? Siz nasıl tahsil ettiniz?

Bu cevaplaması zor bir soru. Çünkü Türkiye’nin aksine, Ürdün’de devletin desteklediği klasik usûl İslami ilimler eğitimi veren çok fazla kurum (medreseler, vakıflar) yok, medrese hocaları evlerinde İslami ilimler okutuyorlar. Ancak genel olarak Ürdün’de akademinin klasik usûlden daha çok kullanıldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla İslami ilimler de genelde üniversitelerde okutuluyor.

Liseyi bitirince mühendislik fakültesine kaydoldum. Sonra henüz dersler başlamadan etrafımdaki şer’î ilimlerle uğraşan insanlara baktım, bu alanda çok zayıflardı. Bunun üzerine İslami ilimlere geçiş yapmaya karar verdim. Üniversiteye girdiğimde, ilk aydan sonra fark ettim ki akademik yön, ileride âlim olmak isteyenlerin tahsili şöyle dursun, sıradan bir ilim talibinin tahsiline bile yetmiyor. Bu yüzden klasik usulle eğitim veren hocaları araştırmaya başladım ve gördüm ki bu alanda açıkça görülen bir başarısızlık var: İslami ilimler tahsili için bir metot yok. Yine de tecrübe edilmiş geleneksel yöntemleri olan bazı hocalar bulabildik. Mesela fıkıh alanında Şeyh Nuh’tan ders aldık ve Şafii fıkhının öğretim metodunu, fıkıh kitaplarında başlangıç seviyesinden üçüncü seviyeye kadar tedriciliği öğrendik. Akaid ilmini de Said Fude hocadan okuduk. Hadis ilimlerini ise klasik usulle değil uygulamaya dayalı bir şekilde tahsil ettim.
Özetle, ilim tahsili üç merhaleden oluşur: Birinci merhale tahsil edilecek ilmin meselelerini ezberleme aşamasıdır. İkinci merhale de birinci seviyede ezberlemiş olduğun meselelerin delillerini ezberleme aşamasıdır. Son olarak üçüncü seviye ise delilleri ince bir şekilde inceleme ve değerlendirme ile olur. İşte bir ilim talibini şekillendiren bu üç seviyedir. Bu yüzden eskiden ulema, eğitime ilk olarak, talebenin ezberleyebileceği kısa bir metin ile başlardı. Ve ezberlenen bu metinlerin üzerine şerhler yazılmıştır. Bu şerhlerin amacı ezberlemiş olduğun meselelerin delillerini açıklamaktır. Sonra üçüncü seviyede de bu şerhler üzerine yazılmış haşiyeler vardır. Bu haşiyeler sana “Bu delillere yapılabilecek şöyle itirazlar vardır, bu itirazlar şöyle cevaplandırılabilir” diyecekler. İşte ilim tahsilinin metodu böyledir. Doğrusunu Allah bilir.


Hocam peki bunları günümüzde uygulamak mümkün müdür? Mesela öğrencilerin çoğu, meseleleri kolaylıkla ezberleyememekten şikayet ediyor.

İşte bu yüzden bugün talebeden metinleri ezberlemesini istemiyoruz. Ama en azından defalarca mütalaa etmesi, çokça tekrar etmesi gerekiyor. Bu sebepten, genellikle ilk seviyede meseleler zihninde oturuncaya kadar talebeye aynı seviyede birkaç kitap okutuyoruz. Dikkat edin, “meseleler” diyorum “metot” değil. Birinci seviyede metodu kavrayamazsın. Dolayısıyla hocanın birinci seviyede hem meseleleri hem metodu hem de delilleri öğretmeye çalışması yöntemsel bir hatadır. Bu, talebenin zihnini dağıtır ve talebe aslında mezhebinin ne olduğunu bile anlayamaz. “Metot” kelimesiyle ne kastettiğimi bir örnekle açıklayacağım: Birinci seviyede olan iki farklı kitap okurken, Ümmü’l-Berâhîn ve Tahâvî Akîdesi diyelim, göreceksin ki Tahâvî’de bir mesele, Ümmü’l-Berâhîn’de başka bir mesele zikredilmiş. Bu seviyede daha ileri gidip de talebeye, “Bak o, bunu zikretti çünkü Eşari metodunu takip ediyor, diğerinin metodu ise Maturidi” diyerek bu gibi ihtilaflara girmeye gerek yoktur. Çünkü talebe şu anda ilim kapısını açmaya çalışmıyor, sadece kapının kolunu tutuyor. Bunun ilim kapısı olduğundan emin oldu, ilim kapısını tanıdı ama henüz kapıyı açmadı. Bu yüzden başlangıçta talebe, metot meselelerine dahil edilmez. Onun bu aşamada tek amacı meseleleri ezberlemek ve anlamaktır. Eğer kapıyı bu işe ehil değilken açarsa, bu kapının arkasında haşin dalgalarla çalkalanan bir deniz vardır, bu denizin içinde boğulur. Şimdiye kadar henüz yüzmeyi öğrenmedi. Önce yüzmeyi öğrensin, sonra denize girsin. Bu kapıyı ehil değilken açması yüzme bilmiyorken denize atlamasına benzer.

Bu minval üzere üniversitede öğrenciyken yaşadığım kısa bir hikâyeyi anlatayım: Eğitim hayatım boyunca, on bir seneden fazla, hep yalnız yaşadım. Ailem başka bir ülkede yaşıyor, ben başka bir ülkede okuyordum. Bir gün, üniversitede yaklaşık dört sene okuduktan sonra, “Neden evimde bana eşlik edecek, aynı havayı soluyacak bir hayvan almıyorum?” dedim kendi kendime ve beni rahatsız etmeyecek bir hayvan olmasını istedim. Sonra küçük bir kuş aldım ve eve koydum. Başlarda beni gerçekten mutlu etti. Ancak günler geçtikçe ona baktığımda ağır bir üzüntü hissetmeye başladım. Ben kimim ki onun elinden özgürlüğünü alıyorum? İçimde yaşadığım üç günlük bir çatışmadan sonra onu özgürlüğüne kavuşturmaya karar verdim ve kafesin kapısını açıp kuşu dışarıya saldım. Aynı gece bana bu kuşu getiren arkadaşım geldi, kafese baktı ve onu boş görünce bana “Kuşun nerede?” diye sordu. Ben de “Gönlüm tutsak bir hayvan görmeye elvermedi ve onu saldım.” dedim. Bana “Allah müstahakkını versin, öldürdün onu!” dedi. “Nasıl yani?” diye sorunca “Bu tür kuşlar kendi yemeklerini kendileri bulamazlar. Eğer önüne yemek konmazsa yemek yiyemezler. Bu kuşların özgürlüğü onların katilidir.” diye karşılık verdi. İşte öğrencilerimize söylediğimiz budur. Birinci merhaledeki talebeye “Bütün kitapları istediğin gibi oku, içlerinden istediğin görüşü benimse” dersen onu öldürmüş olursun. Maalesef bazı akademisyenler bunun talebe için faydalı bir şey olduğunu zannediyorlar. Bu durumu talebenin zihninin açık olması olarak değerlendiriyorlar. Diyorum ki “Önce ona bir zihin oluştur, sonra o zihni açık hale getir.”


Hocam, Said Fude hocayla nasıl tanıştınız?

Lisans döneminin üçüncü senesinde Birleşik Arap Emirlikleri’nde yaşıyordum. Orada selefi akım hâkimdi ve ders gördüğümüz hocalar hep selefiydi. Ben de bir miktar etkilenmiştim selefi akidesinden. Üniversiteye başladığımda Ürdün Üniversitesi’nde çoğunluk selefiydi. Ama artık bu dönemde sadece başkalarından aldığım bilgileri değil, kendi okumalarımla kazandığım farklı bilgileri de kullanmaya başlamıştım. Okumaya başladığımızda o zamanlar bir papazla münazara yaptığımızı hatırlıyorum. İşte o münazarada papaza “Önce sen konuşmaya başla, sonra ben konuşurum.” dedim. Münazara Ürdün Üniversitesi’ndeydi ve çok sayıda öğrencinin karşısında yapılıyordu. Papaz başladı konuşmaya ve şöyle söyledi: “Allah ezelidir. Onun için zaman ve mekan yoktur. Yarattıklarını aşkındır.” Dedim sübhanallah, bu adam müslüman. Sonra dedi ki “Ve İsa Allah’ın oğludur. Tanrı onun bedeninde insan şekline girmiştir.” İşte burada araya girip şöyle söyledim: “Konuşmanın başında ‘Allah’ı ne mekan ne de zaman sınırlar’ dedin, şimdi de ‘onu zaman ve mekan sınırlar’ diyorsun. Çünkü beden zamansaldır.” Bunun üzerine ilahiyat öğrencileri “Allahu Ekber, papazı susturdu.” dediler. Ama papaz bana baktı ve “Bunu neden garipsiyorsun ki, siz müslümanlar da tamamen bunun aynısını söylüyorsunuz. Allah göktedir diyorsunuz. Yani zatı bir mekâna, göğe, hasredilmiş oluyor.” dedi. Gerçekten bu olay ilim talebimin başında, hayatımda beni en çok etkilemiş olaylardan biridir. Allah’a böyle bir akideyle ibadet edilebilir mi? Başladım selefilerin tanrı tasavvurunu aklıma getirmeye: Zatı el, göz ve yüzden oluşur, zatıyla kâim hâdis fiilleri vardır. Sonra bu inançların daha ayrıntılarına inmeye başladım. İbn Teymiyye’ye göre cehennemin sonlu olması ve diğer meseleler… İşte o zaman dedim ki bunun doğru din olması mümkün değil. Çünkü Hristiyanlara karşı kullandığımız bütün argümanlar bize karşı da kullanılabilirdi. Bundan sonra ilk dönemim Eşariler ile geçti. Başladım Eşari okulunu araştırmaya. Her zaman talebelere söylerim: Ben Ümmü’l-Berâhîn kitabının yazarı İmam Ebu Abdullah es-Senûsî’nin elinde müslüman oldum. Bu kitabı okuduğumda düşünce dünyamda bir devrim yaptı. Zaten asıl eğitimci düşünce dünyanda devrim yapandır. İşte benim ilk gerçek eğitimcim İmam Senûsî’dir. Bu kitabı başta Ürdünlü hocalardan birinden okudum. Hoca bu kitapta çok mahir değildi. En azından kitabın lafızlarını anladık. Ama ben bu kitapta daha birçok incelik olduğundan emindim. Duydum ki Said Fude isminde bir hoca varmış. Sonra aniden fark ettim ki Said Fude hoca yanımda oturuyor. Tabi ben hocayı tanımıyorum ama üniversitede otururken internetten araştırıyordum. Said Fude yazıyordu, resmine tıkladım. Ben fotoğrafa bakarken bir de baktım ki yanımda oturan adammış. “Affedersiniz, isminiz neydi?” diye sordum. O da “Evet evet, o fotoğraftaki benim.” dedi. Mühendislik fakültesini bitirmişti. Akaid ilmiyle on dört yaşından beri uğraşıyordu. Ama sıkıntı mühendis olmasının sürekli eleştirilmesiydi. “Sen bir mühendissin, nasıl İslami ilimler ile uğraşıyorsun?” diyorlardı. Diploma alabilmek için İlahiyat Fakültesi’nde lisansa başladı ki kimse onu mühendis olmasına rağmen İslami ilimler ile uğraşıyor diye eleştiremesin. Ben yirmi yaşında lisans okurken o lisansa yeni başlıyordu. Ondan iki sene öndeydim. Yaklaşık 40 yaşındaydı. İşte ilk tanışmamız böyle oldu. Sonra ondan yaklaşık on sene ders okudum.


Türkiye’ye gelmeye ne zaman ve nasıl karar verdiniz hocam?

Ürdün’de ders verdiğim bir grup Türk talebe vardı. Gerçekten çok gayretliydiler. Onları diğer akranlarından, hatta Arap talebelerden bile daha el üstünde tutardım. İlk başta ilimlerin birinci seviyesini bile öğrenemezler diye düşünmüştük. Ama fıkıh usulü, fıkıh ve kelam ilimlerinde birinci seviyeyi okudular. Sonra onlara ikinci seviyeyi okuttuk. Bununla da yetinmediler hocalar onlara üçüncü seviyeyi de okuttular. Çok ileri seviyedeki dersleri bile tamamladılar. Onlarda büyük bir azim gördük. Aynı zamanda Ürdün Yermük Üniversitesi’nde de ders okutuyordum. Ama öğrencilerin seviyesinin çok zayıf olmasına üzülüyordum. Bizim Türk talebelere Türkiye’deki talebelerin durumunu sordum. “Çoğunluk bizim gibi” dediler. İşte bu durum bizi Türkiye’ye gelmeye teşvik eden hususlardan biridir. İlk başta Yalova Üniversitesi bizimle irtibata geçti, biz de kabul ettik ancak Ürdün’deki üniversite izin vermedi. Yaklaşık bir buçuk sene sonra Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi benimle iletişime geçti. Dekan Ahmet Turan Arslan hocanın Ürdün’e gelmesi de tesadüf oldu. Gelince bizimle de görüştü. Türkiye’ye gelmek üzere anlaştık ve 2014 yılında Türkiye’ye geldim.


Türkiye’deki ilmi durumu nasıl buldunuz?

Türk ilim talebesinde gördüğüm iki sıkıntı var. Birincisi: Herhalde talebenin önündeki imkan çokluğu ona himmetini kaybettiriyor. Biliyor ki bu vakıftan ayrılsa girebileceği bin tane vakıf var. Bu yüzden de önüne çıkan bu fırsatı değerlendirmiyor. Bu bazı talebelerde tembelliğe yol açıyor. Diğer mesele de birçok medrese ve üniversitenin başta konuştuğumuz metottan, yöntemsel tedricilikten yoksun olması. Bir bakıyorsun henüz küçük yaşta olan öğrencilere üçüncü seviyeden bir kitap okutuluyor. Üniversitede lisans okuyan, henüz Arapça’yı iyi bir şekilde öğrenmemiş talebeye çok ileri seviyedeki bir kitap okutuluyor. Bu durum birçok öğrencinin zihninde açıkça belli olan bir karmaşıklık durumu meydana getiriyor. Bu öğrenciye “Klasik mantığın üzerine kurulmuş olduğu mantık kaidelerini sayabilir misin?” desen sayamaz. Tamam, bu meselelerin hepsini ileride öğrenecek. Ama mesela “Ulemanın bu ilmi geliştirmesinin sebebi olan metot nedir?” diye sorsan yine cevap veremez. “Maturidi mezhebi nedir?” desen sana Maturidi mezhebinin görüşlerini anlatır ama Maturidi mezhebinin bilgi teorisini anlatamaz. Yani eğer Maturidi olursan nasıl düşünürsün? Sana bilmediğin bir mesele getirsem ona Maturidi gibi cevap verebilir misin? İşte bu meleke ancak yöntemsel tedricilikle kazanılır. Maalesef üniversitelerin ve medreselerin azımsanmayacak bir kısmı bundan yoksun.


Son olarak, ilim talebelerine ne tavsiye edersiniz?

İlk olarak, Allah Teâla’nın onlara bir hediye olarak ilim tahsil edebilme imkanını verdiğini unutmasınlar. Binlerce hatta milyonlarca insan ilim öğrenmek istiyor ama gerek bir işte çalıştıklarından, gerek savaşlar yüzünden gerekse de büyük bir aileden sorumlu olduklarından ilimle uğraşmak için imkan bulamıyorlar. Belki de mesela Türkiye’deki herhangi bir öğrenci kadar imkanı olsa harikalar yaratacak bir sürü parlak zeka var ama bunun için imkanları yok. Bu nimet şükür gerektirir.

İslami ilimler talebelerine de ilk olarak Arapça’ya tam bir vukufiyet sahibi olmalarını ve tercüme kitaplarla yetinmemelerini tavsiye ediyorum. Tercüme kitaplar sonuçta manayı zayıflatıyor. Tercüme kitaplarda sen mütercimin kitaptan anladığını okuyorsun. Belki de mütercim doğru anlamadı. Bu sefer bu yanlış manayı mütercime değil müellife atfedeceksin. İşte bu yüzden ilk tavsiyem Arapçayı iyi öğrenip temel kitapları mütercim vasıtasıyla değil tek başlarına okuyabilecek kadar geliştirmeleri. İkincisi ise alet ilimlerine, özellikle de mantık ve nahiv ilimlerine büyük ihtimam göstermeleri. Özellikle ilim talebinin başında bu iki ilme önem göstermek ilimlerde derinleştikten sonra onlara çok yardım edecektir. Üçüncü olarak ise, ilim talibinin İslami ilimlerin her birinde birinci seviyeyi bitirmesi şarttır. Bundan sonra hangi ilme kabiliyeti olduğuna bakacak. İlimler önce kabiliyet, sonra meleke ister. Kabiliyet derken bir ilimde derinleşmeye elverişli olup olmamayı kastediyorum. İlimlerin birinci seviyelerini okurken hangisine kabiliyeti olduğunu keşfedecek. Sonra bu ilimlerden birinde ihtisas yapmayı seçecek. Ancak ihtisas yapacağı zaman şunu bilsin ki önceden bildiği hayatı 180 derece değişecek, bambaşka bir hayat olacak. Bir ilimde ihtisas yapmak; o ilmin yörüngesinde dönmek, kaidelerini hayatında icra etmek demektir. İşte kısaca nasihatim budur.

*Abdullah Bardakçı sordu.
**Ahmet Tarık Aksan Arapça aslından çevirdi.

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s