Mülakat

ABD’de uzun yıllar imamlık yaptı Kasım Kopuz

ABD’de hem Binghamton’daki cemaatin imamı hem de akademisyen olan Kasım Kopuz, çok fazla kişiye nasip olmayacak tecrübeler yaşıyor. Deniz Baran, Kasım Kopuz hoca ile Amerika’daki imamlık yıllarına ve Amerika’daki İslam ve Müslümanlar algısına dair konuştu.

[Bu yazı DünyaBizim.com’dan alınmıştır.]

Oldukça ilgi çekici bir hayat hikâyesine sahip olan Kasım Hoca, dosya konumuz hakkında bize en kapsamlı bilgi verebilecek isimlerin başında geliyor şüphesiz. Zira kendisi pek fazla emsalini göremeyeceğimiz bir şekilde, 19 yıl ABD’de imamlık ve Müslüman topluluğa liderlik yapmış. Ve aynı zamanda akademisyenlik görevini de yürütmüş.

bildeBir sabah vakti, kendisini üniversitesinde ziyaret etmek üzere yola koyulduğum Kasım Hoca beni büyük bir içtenlikle karşıladı. Hocanın mülayim ve açık sözlü tavrı sayesinde öğlene kadar süren keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Benim açımdan oldukça zengin içeriğe sahip, verimli bir sohbet oldu ki nitekim sizler de okuyunca buna kanaat getirirsiniz diye umuyorum. Ancak dosya konumuzun zeminini umduğumuzdan da fazlaca besleyen bu sohbete geçmeden evvel Kasım Kopuz Hocamızı kısaca tanıtmak isterim. Zira listemizdeki kanaat önderlerinden bahsetmeden evvel belli temel bilgileri almak için ziyaret ettiğimiz Kasım Hoca’nın kendisi de bizzat bir kanaat önderi imiş dersem hiç abartmış olmam. Hem akademik hem toplumsal alanda bunca aktivite yapan, insan ve tarih sosyolojisini “anlamak” üzere bunca kafa yoran, entelektüel açıdan (bilhassa İslami ve sosyal bilimler hususunda) oldukça zengin bir geçmişe sahip olan, ayrıca uzun yıllar ABD’de bir topluluğun temsilciliğini yapmış biri olarak Kasım Hoca’nın pek özel bir konumda olduğunu söyleyebiliriz.

5 aylığına ABD’ye gitti, 19 yıl ABD’de müslümanlarla kaldı

Küçük yaşta hafız olan ve Arapça öğrenen Kasım Kopuz, İstanbul imam hatip lisesinden mezun olduktan sonra hem hayâl ettiği hukuk eğitimini almak hem de İslami ilimlere hâkim olup bu perspektiften hukuka eğilmek amacıyla Mısır’ın meşhur ilim yuvası El Ezher’e gidiyor. Orada hem şeriat hem de modern hukuk eğitimini alıyor. Sonrasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde denklik dışında kalan derslerini tamamlayıp eline diplomasını alan Hoca, araştırma, öğrenme hevesini daha geniş bir alana yayma yönündeki hevesinin önünde bir engel olarak duran İngilizce meselesini halletmeye karar veriyor.

İngilizce öğrenmek için 5 aylığına ABD’ye gidiyor arkadaşlarının yönlendirmesiyle ve fiyatı uygun olduğu için. İngilizce pratiğini geliştirmek için de bulunduğu bölgenin büyük hapishanelerinden olan Rikers Island Hapishane Kompleksi’ndeki Müslüman mahkûmlara resmi imamlık (chaplain) yapan Senegalli İmam Salih’e eşlik ediyor. Daha sonra İmam Salih ile olan bağı aracılığıyla bir teklif alıyor: Binghamton’daki Müslüman cemaat, önlerindeki Ramazan ayı için bir imam arıyor ve Ezher mezunu bir hafız olan Kasım Kopuz’un bu görevi almasını istiyorlar. Kasım Hoca da karşılığında İngilizce öğretmeleri şartıyla teklifi kabul ediyor. Ancak bu 1 aylık görev, sonraları 19 yıl sürecek olan topluluk temsilciliğine doğru ilk adım oluyor. Binghamton’da hâli vakti yerinde, eğitimli Müslümanların 1960’larda yerleştiği ve kendi camilerini kurduğu bir cemaate girmiş oluyor. Bu sırada sosyal bilimlerde iyi bir sicile sahip olan Binghamton Üniversitesi’nde akademik çalışmalarını sürdürme fırsatı doğuyor ve Kasım Hoca hep ilgi duyduğu sosyal tarih alanında yüksek lisansa başlıyor. 1 ay, 1 sene; 1 sene, 2 sene oluyor… Hem Binghamton’daki cemaatin imamı hem de akademisyen olan Kasım Kopuz, çok fazla kişiye nasip olmayacak tecrübeler yaşıyor.

Son yıllarda Türkiye’ye dönüş yapan ve Şehir Üniversitesi’nde akademisyenliğini sürdüren Kasım Kopuz Hoca’nın hâlâ Binghamton ile akademik bağı sürüyor.

 

Cemaatinizde kimler, hangi topluluklar bulunuyordu? Müslüman cemaat ile ilişki biçiminiz nasıldı, sizi kabullenmekte zorlandılar mı?

Amerika’da bir cami etrafında oluşan Müslüman topluluklar eğer etnik bazda kurulmuş değilse çok “uluslu” oluyorlar. Bizimki de böyleydi. Ancak genelde, Pakistan ağırlıklı olmasıyla beraber, daha çok Hint yarımadasından gelen Müslümanların yanı sıra Arap kökenli ve Afro-Amerikan Müslümanlardan oluşan bir Müslüman topluluğumuz vardı. Camiyi kurup topluluğu bir arada tutanlar da eğitimli bir Müslüman kesimdi. Çoğu doktor veya mühendis olarak bölgede hakim IBM ve diğer şirketlerde ve hastanelerde çalışan kimseler cemaatin önde gelenlerini teşkil ediyordu. Ayrıntılı sayacak olursak, Malezya’dan Fas’a kadar, Bangladeş, Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Mısır, Bosna, Somali gibi 21 tane farklı Müslüman ülkeden insanların bulunduğu bir cemaatimiz vardı.

1990’ların başlarında Müslüman topluluğun sayısı Binghamton ve civarında 200 aileydi. Cumalarda 70-100 kişi arası cemaat olurdu. Daha sonra bölgede Müslüman nüfus sayısı arttı, bölge Müslümanlarının sayısı yaklaşık beş yüz aileyi geçti. Bayram namazları en kalabalık olduğumuz zamanlardır. Bir de bayramlara herkes ailecek gelirlerdi. Tabir caizse yediden yetmişe herkes, kendi ülkelerinde alışık oldukları bayramlık elbiselerini giyer, camiye gelirler, sabah namaz kılınır, sonra da hep beraber kahvaltılık bir şeyler atıştırılır, iki üç saat süren bir bayrama has sosyal ortam paylaşılır. En son bayram namazında bıraktığımda ise cemaat 2000’e yakın kişiyi bulur durumdaydı.

Binghamton bölgesinde Türkiyeli aileler pek yoktu; en başta sadece iki aileydi, sonraları bu sayı 8-9 Türk aileye kadar çıktı. Ayrıca Binghamton Üniversitesi’nde Türk öğrenci sayısı da çok arttı. Ramazanlarda camide her gün iftarlar verirdik. Farklı etnik ve kültürel kesimlere ait iftar yemekleri verilirdi. Son senelerdeki iftarlarda Türk yemekleri de verilmeye başlamıştı.

Kabullenme konusunda tabi evvelâ biraz içlerinde bulunmak; Müslüman topluluğun dini, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını belli bir süre karşılamak gerekiyordu. Doğal olarak bu bir süreçti ve bu süreç içerisinde topluluk seni kabulleniyor. Ayrıca Amerika’nın genelinde cami etrafında şekillenen cemaatler içinde ister istemez gruplaşmalar, farklı anlayışlar oluşuyor. Bunlar arasında bazen çekişmeler de oluyor. Diğer topluluklarda olduğu gibi, Müslüman topluluklar için de camiler sadece ibadethane değil sonuçta, sosyal ve kültürel faaliyetlerin yapıldığı bir merkezdi; Amerika’da genel ifadeyle “community center” deniyor. Buralar, caminin yanında aynı zamanda düzenli ve programlı bir şekilde eğitim veren bir okuldu. Hatta biraz hali vakti yerinde olan, maddi varlıkları iyi olan topluluklarda spor salonları, sosyal salonları, okul ve cami bir kompleks olarak bulunurlar. Mesela bizim “Pazar okullarımız” vardı çocuklara, gençlere yönelik. Ayrıca özel ilk okulumuz vardı. Normal ilkokul müfredatı uygulanan, ayrıca içeriğinde din öğretim ve eğitimi veren ilkokulumuz vardı.

İşte bu bağlamda hem cemaatin ihtiyaçlarını karşılamak hem de spesifik gruplaşmaların dışında kalıp ortada duran birisi olabilmek benim için avantajdı. Cemaatin iç dinamikleri bu tarafsız konumumdan ötürü beni zaten öne çıkardı. Ayrıca hafızlığım vardı ve Ezher mezunu olmam da büyük bir avantajdı, sonuçta Ezher prestijli bir yer. Kabullenme problemi bir yana ben 4-5 sene geçip de ayrılmak istediğimde cemaat bırakmak istemedi; ve bırakmadı.

Amerika’daki Müslüman gruplar arasında büyük farklar var mıydı? Biz dışarıdan ve okuduklarımızdan öyle görüyoruz, daha önceki Nuri Tınaz Hoca ile röportajımızda da böyle konuşmuştuk. Cemaatinizde durum nasıldı?

Yani tabi farklılıklar baş gösteriyordu. Bir yandan cemaat de genişlemekteydi dışarıdan eklenenlerle. Hatta farklı oluşumların 2-3 kez farklı cami kurma girişimi oldu ama pek yürümedi. Bizim cami hep merkez cami olarak kaldı ve Cuma namazları orada kılındı. Yani farklı topluluklar oluşturacak kadar kalabalık değildik.

Cemaat içindeki gruplar arasında ideolojik meseleler yanında etnik ayrımlar, sosyal öbekleşmeler de vardı. Genel itibariyle Pakistanlılar aktif olma açısından topluluk içerisinde daha kalabalıktılar. Mezhepler açısından da çoğunluk Hanefi mezhebini takıp edenlerdi. Farklı mezhepleri takip edenler de vardı. Bunu yanında İslam’a yaklaşımda farklılıkları olanlar da vardı, mesela Deobandi ekolu veya Barelvi anlayışı takıp edenler vardı. Ayrıca farklı sufi tarikat mensupları, buna mukabil farklı selefi akımlara bağlı olanlar da vardı. Bazen bu oluşumlar arası çekişmeler, küçük tartışmalar yaşanabiliyordu. Yine Cemaat-i İslami geçmişinden gelenlerle diğerleri arasında farklı anlayışlar olabiliyordu.

Fakat bu farklıklar topluluğun bütünlüğünü bozan değil, tam aksine bir zenginlik kaynağı idi bizim için. Mesela sosyal ortamlarda, kültürel ve dini aktivitelerde bir çok farklı kişiler rahatça bir araya gelebiliyordu. Örneğin, dini bir aktivite olması hasebiyle, Ramazan iftarları ve bayram programları çok katılımlı olurdu. Bu durum sadece cami etrafında şekillenmiş yerleşik insanlar arasında olan bir durum değildi. Ayrıca bölgede bulunan tek cami olma hasebiyle Binghamton Üniversitesi Müslüman öğrenci birliğindeki öğrencilerin ihtiyaçlarıyla da doğal olarak biz ilgileniyorduk. Her ne kadar öğrenci topluluğu geçici olsa da (nihayetinde genel olarak dört yıl okuyup mezun oluyorlar) onlar arasında da, günlük öğrencilik hayatıyla ilgili meseleler yanında, demin bahsettiğimiz farklılıkların hemen hepsi olabiliyordu, orda da sorunlarla ilgilenmek durumunda kalıyorduk.

Bütün bu farklılıklarla ilgili ben İslam’ın temel kurallarından taviz vermemek şartıyla bir harmoni oluşturmaya çalışırdım. Kesin olarak yanlış bulduğum noktalarda da elimden geldiğince, aldığım eğitimin de yardımıyla İslam’ın görüşünü ve tavrını açıklardım. Mesela ilk senelerde, henüz cami cemaati arasındaki ayrımlardan habersizken bir hutbemde Mevdudi’den alıntı yapmıştım. Hutbeden sonra cami çıkışında Diobendi bir kardeşimiz bana gelip, “O adam kâfirdir, hutbede ondan alıntı yapman veya ondan bahsetmen uygun mudur?” diye itiraz etti. Ben tabi ki Mevdudi hakkında böyle bir ifadenin yanlış olduğunu söyledim ve ondan sonra seri hutbeler şeklinde çağımızdaki İslami oluşumlar hakkında tarihi gelişimi anlatmaya çalıştım. Temel olarak modern dünyada İslam’a karşı olan saldırılarda fikirsel anlamda ön cephede yer almış insanlar olarak bu kişilerin bazı söylemlerini kabul etmeyebilirsiniz ama tekfir etmenin çok büyük bir günah olduğunu ve İslami açıdan ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Ve bu yaklaşım, yani farklı İslami anlayış sahiplerinin birbirlerini anlamak ve bir harmoni içerisinde yaşamaları gerektiği anlayışı zamanla cemaat içerisinde kabul edildi. Asıl mesele, biz eğer Müslüman bir cemaat olarak yaşantımızı sürdüreceksek beraber yaşamak zorunda olduğumuzu kabul etmekti.

Hem imam hem akademisyen olmanın getirdiği bir durum var mıydı? Akademik çevrede nasıl karşılandınız?

Orda bu iki durum birbirleriyle çelişki teşkil etmiyordu. Her ikisini profesyonel sınırları dahilinde yapmak şartıyla… Tarih bölümüne ilk girdiğimde üniversitedeki iki Müslüman hoca hariç, diğer hocalar veya öğrenci arkadaşlar bilmezdi imam olduğumu. Zaten Amerika’da genel kültür olarak insanlar birbirlerinin özel hayatlarıyla ilgilenmezler. Kimse kimseye sormazdı zaten. Ancak bir sohbet veya uygun bir ortamda özel hayatla ilgili bilgiler kişinin kendisi tarafından paylaşılsa buna da oldukça saygılı davranırlar, hassasiyetlere dikkat ederler.

Benim imam olduğumu Donald Quataert, Osmanlı tarihçisi hocam ve ondan ders aldığımız arkadaşlar şöyle öğrendi. Bir gün bölgeye ait yerel bir gazete olan Binghamton Press & Sun Bulletin gazetesine şehirdeki Müslüman topluluğun imamı, lideri olarak röportaj vermem icap etti. İlk başta röportaj vermek istemedim, ancak daha sonra lokal gazetedir ve yaygın bir okuma kitlesi yoktur diyerek kabul ettim. Üniversite camiası New York Times ve benzeri gazeteler okurlar, onu biliyordum, ancak sonradan öğrendim ki lokal gazetelerin de geniş bir okuma çevresi var. Yani büyük gazetelerin yanında lokal gazeteler de okunurdu. O röportajdan sonraki ilk derse girdiğim gün bizim Donald hoca bana, “işte geldi, hoş geldin, ben senin imam olduğunu bilmiyordum” dedi. Sonra arkadaşlara dönüp “Kasım lokal caminin imamıdır” diyerek tanıştırdı. Türkiye’de bunların daha kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığı, en azından kafamızdaki imaj öyleydi. Orada ise öyle değil. Tabi oradaki akademinin içerisine böylece girmiş oluyorsun. Hem imamlığı hem akademiyi götürüyorsun. Hatta birçok arkadaş vardı, barış hareketleri denebilecek olan eski anti-savaş hareketlerinin devamı denebilecek hareketleri, çevrecilik hareketleri, kendi kendine yetebilme hareketleri gibi daha çok liberal eğilimli aktivitelerde de yer aldım.

Hiç ciddi sorunlar veya İslamofobik eylemlerle karşılaştınız mı?

Ferdi olarak karşılaştım, ancak bir iki kez üniversitede şöyle durumlar oldu. Konferanslar sırasında… 11 Eylül’den sonra üniversiteye Müslümanları tehdit gören, bu bağlamda aşırı genellemeler yapan kesimin konuşmacıları getirilirdi, tabi ki üniversite özgür bir ortam olduğundan onlar da fikirlerini söyler, konuşmalar yaparlardı. Bunlardan bazıları çok tartışmalı olmuştu. Konuşmaya katılan ve İslamofobik söylemleri kabullenmiş şahıslardan biri oradaki İslam’ı savunan bizleri kastederek “siz gerçekleri söylemiyorsunuz, veya gerçek Müslüman değilsiniz. Gerçek Müslümanlık kâfirleri öldürmeyi gerektirir” deyip konuyu, “bizim aramızdalar ama takiyye yapıyorlar, gerçekte Kur’an böyle diyor”a getiriyorlar. Tabi bu bizi endişelendiriyordu. Bir toplumda en kötü şey şüpheli gözüyle bakılıyor olmak. Toplumda bu kimselerin beslendiği İslamofobik propagandalar, söylemler mevcuttu ve bu bizi gitgide rahatsız ediyordu. Müslümanların kendileri için tehdit olduğuna inandırılmış bir kesim.

Peki İslamofobik eğilim içerisindeki herkes de bir değil diyebiliriz. Okuyan eden, derinlemesine bilgi edinmesine rağmen büyük bir kasıtla İslamofobik olanlar var. Öte yanda da bu tip söylem ve argümanlardan etkilenip çok içten şekilde Müslümanların tehdit olduğuna ikna edilen insanlar var. Bu kategoride olan insanların samimi bir tartışma ile korkularının aksine ikna olduklarını gördünüz mü?

Tabi oldu. Müslümanlar ile karşılıklı ilişkiye giren ve tavrını, fikirlerini değiştiren birçok insan oluyordu. Amerikan toplumu bu konuda çok açık, genelde tartışan konuşan, karşılıklı ilişkiye girmekten korkmayan bir toplum. Her ne kadar İslamofobik tartışmalar Müslümanlar aleyhine bir kutuplaşma doğuruyorsa da, toplumun tartışmaya açık olması hasebiyle, bu duruma karşı da bir toplumsal duyarlılık gelişiyordu. İslamofobiye karşı ciddi manada mücadele eden, Müslümanların yanında yer alan büyük bir kesim de oldukça aktif olarak faaliyetler yürütmektedir. Toplumun çoğunluğu tarafından Müslümanlar destek görüyor. Binghamton bu konuda genel olarak fazla stresli bir yer değildi.

Biz mesela camide “Open House” dediğimiz etkinliklerde, halkı camiye davet edip camiyi gezmelerini, İslam ve Müslümanlar hakkında bilgi edinmelerini sağlardık. İlk yaptığımızda çok kalabalık, 1200 kişi, camiyi ziyaret etmişti. Gelenlere camiyi tanıttık ve herkese Kur’an ve İslam hakkında kısa bilgiler içeren broşürlerden oluşan bir paket hediye olarak dağıtmıştık. Open House türü faaliyetleri sık sık yapardık. Oraya gelip “Ben Müslümanları ilk kez böyle tanıdım.” diyen çok oluyordu. Mesela bizim camide değil ama New Jersey’deki bir camide yaşanan güzel bir olay var. Kadının biri geliyor bu etkinlikler sırasında, camiye bakıyor. Sonra başlıyor ağlamaya. Oradaki görevliler de geliyor, bir sorun olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Kadın, yaşlı da bir kimse. “Yok, benim bir problemim yok. Endişelenmeyin.” diyor. Meğer kadın ömrü boyunca camilerin içerisinde duvarlarda silahların, kılıçların asılı olduğunu düşünürmüş de camide gördüğü manzara karşısında kendisinin ne kadar yanılmış olduğunu görüp ağlamaya başlamış.

Sizin bölgenizde hiç ihtida edenler oldu mu?

Çok olurdu. Ortalama ayda 1 kişi Müslüman olurdu.

Orijinal Amerikalılar mı?

Aynen. Mesela bir gün kilisede bir program yapıyorduk. Orada Fatiha okundu, kadının biri kendisini bir anda Müslüman hissettiğini söyleyerek ihtida etti.

Türkiye’deki bir Müslüman ile Amerika’daki bir Müslüman’ın gündemlerine dair neler farklıdır ve neler aynıdır?

paul-williams11 Eylül’den önce buradan Amerika’ya giden Müslümanlar kendi işine bakıyordu, tabi kendi memleketinde ne olduğunu takip ediyordu ama Amerika’daki gündemle fazla ilgisi yoktu. Hatta onların alt nesilleri, yani gençler hepten kendi hayatına odaklanmıştı. Ancak 11 Eylül’den sonra artık tüm Müslümanlar bulundukları ülkedeki gündemle ilgilenmek zorunda kaldılar. Dini cemaatlerle sadece ibadet için, modern hayatta helal-haram (gençler okulda partiler yapıyor, hangilerine katılabiliriz, dışarıda neler yiyebiliriz neler yiyemeyiz, helal yiyecekler gibi) gibi meseleler için irtibat kuran gençler, 11 Eylül’den sonra günlük hayattaki, iş hayatındaki, eğitim hayatındaki bu meseleleri aşan bir şekilde Müslümanların Amerikan toplumu içerisindeki konumunu belirlemede küresel meselelere ilgi duymaya başladı. Mesela Afganlar, Afganistan’da olanlara göre kendini konumlandırmak durumunda kaldı. ABD’deki Müslümanların en büyük 2 organizasyonu olan ISNA ve ICNA etkinlikleri örneğin çok daha ciddi katılımla yapılmaya başlandı. Müslümanlar bu tip organizasyonlarda kendilerini bulmaya başladılar. Amerika’da ünlü bir hatip vardı, Yasser Kadı; onun bir sözü durumu iyi açıklıyor: “Biz 80’lerde Teksas’ta ilk bayram namazını kıldığımızda 10-15 kişilik bir gruptuk. 2000’lerde ise 11 Eylül sonrasında bir bayram namazında bir arada 10.000 kişi namaz kılar olduk.”

ABD’deki Türkiyeli Müslümanların durumu nedir?

Binghamton’da pek Türk yoktu ama ISNA bağlantıları olsun, arkadaşlar bağlantısıyla olsun yine Türkiye’den gelenlerle temaslarım oldu. Farklı topluluklarda oldukları için iç dinamiklerde Türklerin yerini pek bilemiyorum. Ama şunu biliyorum ki 11 Eylül’den sonra Türkiye’den göç edenlerin de camilere ve İslami faaliyetlere ilgisi arttı.

Diyaloga önem veriyorsunuz görülebildiği kadarıyla. Siz de “medeniyetler çatışması” tezinin karşısında mı konumlanıyorsunuz?

Tabi biz ve diğer topluluklar Huntington’un medeniyetler çatışması tezine karşı faaliyetler yaptık hep. 11 Eylül sonrası özellikle çok etkinlik yaptık. Upstate New York diye ifade edilen New York eyaletinin kuzey bölgelerinin tamamında, Pennsylvania’nın kuzey sınırlarında, Rochester’da, vs. bir çok böyle şehirlerde diğer dini gruplarla beraber programlar düzenledik. Üniversitelerden liselere, ortaokullara, camilere, kiliselere kadar birçok yerde programlar yaptık. Halkın farklı kesimlerinde Müslümanlar lehine duyarlık oluşturmak için bu tür faaliyetlerle çok ilgilendim. Çünkü 11 Eylül’den sonra İslam fazlaca gündeme gelince ve sık aralıklarla problemler çıkınca ister istemez kaynak olarak sana müracaat ediyorlardı.

Programların bağlamı neydi daha çok?

Müslümanların kıtaya gelişi, Amerika’da İslam, İslam’ın Amerika’da çeşitliliğe neler kattığı, din tarihi, kaynakların ne olduğu gibi birçok konuda konferanslar düzenledik. Kimi zaman 400 kişilik gruplar olurdu.

Genelde 11 Eylül gibi hadiselerden sonra önü alınamaz bir toplumsal kutuplaşma oluyor ve bu tip orta yolu bulmaya çalışan faaliyetler pek sonuç vermiyor. Sizin etkinliklerinizin olumlu bir neticesi oldu mu?

Biz bunları hep değerlendirirdik. Sadece biz olarak da değil hatta. Şöyle diyeyim, Amerika’daki dini kesimler genel olarak ikiye ayrılır: Biri daha dışarıya açık olan kesim, diğeri ise tonları farklı olmak üzere kültürel farklılıklara kapalı kesim. Binghamton ve hatta New York eyaleti eskiden daha dışa kapalı bir kesimi barındırıyordu. Ancak bu durum bizim zamanımızda değişti. Ayrıca Binghamton’un mültecileri barındıran çok kültürlü bir bölge olması da bizim yaptığımız aktivitelerin daha etkili olmasını, daha etkili sonuç vermesini sağladı diye düşünüyorum. Elbette Müslümanlara bazı sataşmalar oluyordu, Binghamton’da da oluyordu ama fazla olmadı ve bunlar münferit olaylar şeklinde oldu. Toplumsal kriz hâline dönüşen bir durum olmadı. Bizim bölgenin dışında genel olarak bakarsak Amerika’nın bir çok farklı yerlerinde ise Müslümanlara karşı daha agresif tavırlar görüldü.

Peki oradaki imamlık zamanınız boyunca 11 Eylül ile bağlantılı programlar haricinde 11 Eylül’ün öncesi veya sonrasında başka ne tip aktiviteler yapıyordunuz? ABD’de imamlık yapmak ne manaya gelmektedir? Türkiye’deki bir cami imamından farkı nedir?

Buradan giden biri olarak imamlık, kafamda, namazları kıldırıp ibadete dair meselelerle ilgilenmekten ibaret gibiydi. Ama hiç öyle değil, bunu 1 sene içinde fark edip kendimi topluluğa uydurdum. Bir kere Müslüman topluluğun dışarıya karşı yegane temsilcisi sen oluyorsun imam olarak, seni baz alıyorlar bir mesele olduğu zaman. Örneğin üniversite bir araştırma yapıyorsa gelip sana soruyor. Bu bağlamda ilk kez 1994’te topluluk liderleri olarak bir araya gelelim diye bir etkinlik düzenlemişlerdi ve beni de çağırmışlardı. Hatta program bölgemizdeki havradaydı. Dini gruplar olarak topluluklara pozitif nasıl etkiler yapabiliriz, çevreye, mahalle hayatına yönelik neler yapabiliriz gibi şeyleri tartışmıştık. Ya da örneğin pek de bir dine doğrudan atfedilemeyecek olup daha çok kültürel bir bayram olan Şükran Günü’nde dini gruplar olarak bir araya gelip 450-500 kişilik bir cemaate konuşmalar yaptık. Bunlar tabi dışa yönelik etkinliklerdi.

Bir de kendi topluluğumuza yönelik etkinlikler vardı. Örneğin camiye düzenli gelsin gelmesin, cemaatin her bir bireyi ile ilgilenmek gerekiyor. Bir iş lazımsa bu mesele ile ilgileniyorsun, aile meseleleriyle ilgileniyorsun, bir muamelat ilişkisinde problem çıkarsa hakemlik yapıyorsun. İster istemez bir nüfuzun oluyor

Müslüman gençlerin eğilimleri nelerdir? Avrupa’daki gibi bir isyankarlık durumu yok sanki sisteme. “Jihadist” diye Batı kamuoyunca tabir edilen eğilimin ciddi bir kök salma ihtimali var mıydı cemaatinizde?

Binghamton’da öyle bir sıkıntı olmadı. Ancak bize yakın yerlerdeki topluluklarda bazı münferit meseleler oldu. Mesela Binghamton’a 4 saat uzaklıkta Buffalo diye bir kent var, oradaki toplulukta bazı yönelimler oldu gençler arasında. Bu da tabi ki bizi tedirgin ediyordu. ABD’nin genelinde, münferit olaylar hariç, şükür ki radikal söylemler tutmadı. Zaten Amerika’daki Müslümanlar bireysel yaşamlarındaki prensiplerini sürdürmeye, bireyselliklerini yaşamaya önem veriyorlar ve genelde eğitimleri yüksektir. Radikal söylemlere mesafeli bir gençlik var. Zaten İslam’ın orta yol prensibi de bunu gerektirir.

Binghampton katliamını bize anlatır mısınız? İnternet âleminde Binghampton katliamı sonrasında kıldırdığınız cenaze namazının fotoğrafları meşhur diyebiliriz.

large-binghamton-shootings-nydd1011 Eylül sonrasında gerçekleşen bir katliam olduğu için ilk korkumuz olayın bizlere bağlanmasıydı. O yüzden acele hareket edip ilk girişimi biz yaptık. Olay aslında psikolojik problemleri olan, Çin asıllı, Müslümanlıkla bir ilişkisi olmayan bir kişinin gerçekleştirdiği bir katliam idi. Ancak olayın hemen sonrasında ilk gün bu durum ortaya çıkmadan evvel oklar hemen bize döndü. Cemaat ani olarak büyük bir şok yaşadı. Çevreden Müslümanlara destek için gelen, hatta onlarla ağlaşıp dertleşen, çok zor durumda olduğumuza üzülenler oluyordu. Akşama doğru dini motivasyonla yapılmış bir olay olmadığı anlaşılınca gerilim düştü. İnsanlar birazcık olsun rahatladı, ama yine de olayın insani boyutuyla çok üzücü bir olaydı. Hatta öldürülenler arasında 2 Müslüman vardı ki bu bizi cemaat olarak oldukça üzmüştü.

Saldırı, gönüllü olarak İngilizce dil eğitimi veren sivil bir yardım kuruluşunda dil dersi esnasında yapıldı. O gün dil kursu için orda bulunan çok sayıda Müslüman vardı. Biz de o 2 Müslüman’ın cenazelerini olabilecek en erken zamanda hazırlama bağlamında cenaze namazlarını kıldık. İlk cenaze merasimi düzenleyen topluluk biz olduğumuz için de CNN vs. ilk bize odaklanmışlardı.

ABD’de tarikatlar ne kadar etkin?

Belli bir kesimde sufizm tabi ki oldukça etkili. Beyaz Amerikalılar arasında daha yaygın. Afro-Amerikalılar arasında da etkili değil denemez tabi. Mesela Binghamton’a yakın Islamberg diye bir yerleşim birimi vardı. Afro-Amerikan sufi bir topluluğun kurduğu bir köy. Koskoca köyü bir şeyhin idaresi etrafında kurmuşlar. Böyle daha da fazla köyler var örneğin. Ayrıca Nakşibendiler, Diyobendiler ve diğer bazı tarikatlar bizim bölgemizde, yani eyaletin Kuzey bölgelerinde aktiflerdi. Bizim Binghamton’da kendi tekkelerini oluşturabilecek seviyede değillerdi ama aktif olarak toplanıyorlardı.

İmamken yaşadığınız en iz bırakan olayla röportajı kapatalım.

Benim için en çarpıcı anı 11 Eylül idi. Hiç böyle bir şeyin olmasını beklemezdik. 11 Eylül’den önce nadiren yerel TV kanallarında vs. yer alırdık ama 11 Eylül sonrasında birden toplum gündeminin merkezine oturduk. Örneğin, Binghamton’da büyük bir futbol maçının sonunda tüm dini grupların ilettiği dini mesajlar okundu. Benim mesajım da stadyumda binlerce insanın önünde okundu. İşte ne bileyim sokakta gördüğün insanlar seni tanıyor, tanınır biri oluyorsun. Seni temsilci olarak görüyorlar.

Deniz Baran konuştu.

Kaynak link: http://www.dunyabizim.com/uzun-yc4b1llar-imamlc4b1k/22659/abdde-uzun-yillar-imamlik-yapti-kasim-kopuz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s