Mülakat

“Modern zamanda İslami ilimler ile uğraşanları bekleyen en büyük tehlike, İslam’a oryantalistçe yaklaşmaktır.”

Doç. Dr. Soner Duman hocamız ile “İlim-Amel Dengesi” hakkında yapmış olduğumuz mülakatı yayınlıyoruz.

 

İslami ilimler tahsil eden kişiler, ilimde derinleşmelerine rağmen, ilimle amel arasındaki dengeyi sağlamakta zorlanabiliyorlar. İlim ve amel arasındaki bu dengesizlik problemini nasıl aşabiliriz?

Bizim klasik dönem ulema fıkha hiçbir zaman salt akademik bir faaliyet olarak bakmamış. Yani böyle “Benim masam var, kitaplarım var, burada böyle okuyorum; bu benim işim, makalemi yazıyorum ya da risalemi yazıyorum, kapattık tamam” dememişler. Onlarda fıkha hep varoluşsal bir bakış var. Yani fıkıh onların yaşam biçimi olmuş; söz, amel, söylediklerini hayata geçirme konusunda hayatlarında hiçbir ayrım olmamış. Fıkha bir meslek gibi bakma bizim klasik dönem ulemada yok. Fıkıh bir yaşam biçimi. Sokakta, çarşıda, alışveriş yaparken de ona riayet ediyor; kendi bireysel dindarlığını yaşarken, gece teheccüd namazı kılarken, her gün Kur’an’dan belli yerler okurken de, fetva verirken de böyle bir yaşam biçimi var. Ama günümüzde üniversite yapısında amelle bilginin arasını biraz açan bir olgu var. İnsanlarda sanki fıkha ya da bütün İslami ilimlere profesyonel bir meslek gibi bakma eğilimi var, yani “Bu benim mesleğim, ekmeğimi yediğim branşım, ama kendi günlük bireysel hayatımda bunun fazla yeri yok; ben eve gittiğim zaman tamamen farklı bir dünya var orada, ama fıkıh bir meslek olarak icra edilirken tamamen farklı” diyorlar. Bir kere bütün ulema gerçek fakih kimdir denildiği zaman ameli de işin içine katmıştır, mesela Pezdevî ve Serahsî usul kitaplarının hemen başında diyorlar ki: “Gerçek anlamda birine fakih diyebilmek için o kişinin 1.) Hükümlerin delillerini bilmesi, 2.) O delillere dayalı olarak meşru kılınmış hükümlerin kendilerini bilmesi, 3.) Bunları kendi hayatında uygulaması gerekir. Bu üçünü yaptıktan sonra bir adama fakih denilebilir.” Kuran-ı Kerim’de “Allah hikmeti dilediğine verir, kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiştir” (Bakara, 269) ayetindeki “hikmet”in bu delilleri bilmek, hükümleri bilmek ve gereğini yapmak, yani amel etmek olduğu söylenmiştir. Modern zamanda İslami ilimler ile uğraşanları bekleyen en büyük tehlike, İslam’a oryantalistçe yaklaşmaktır. Bir oryantalist için, bir doğu bilimci için İslam sadece bir kadavradır. Mesela Almanyalı Hristiyan bir adam düşünelim, fıkıh üzerine inceleme, araştırma yapıyor; üniversitede kürsüsü var ve bu konuda doktora ve yüksek lisans yaptırıyor; öğrenciler ile tartışıyor; ama onun hayatında İslam sadece bir kadavra. Mesela bizim Hint tarihini, Roma tarihini araştırdığımızı düşünelim; şu anda günlük hayatımızda bir etkisi olmaz, sadece araştırıyorsun, ondan ekmek yiyorsun, profesör oluyorsun, doktor oluyorsun, maaş alıyorsun, öğrencilerinle bunu tartışıyorsun ama kapatıp kapıdan dışarıya çıktığın zaman bambaşka bir hayat yaşıyorsun. İslami ilimlerle uğraşan birçok kimse için İslami ilimler onun araştırma alanı, yani kadavrası. Üzerinde kesiyor, biçiyor, yazıyor, tartışma yapıyor ama kitabı kapattıktan sonra günlük hayatta varoluşsal olarak öyle bir derdi ve problemi yok. Mesela İslami hükümlerin hayata hâkim olması diye bir endişesi ve gayreti yok. Yeni yetişen nesillerin İslam’la buluşması gibi bir dert taşımıyor. Yani bizim klasik dönemdeki âlim ile günümüzdeki akademisyenin en ciddi farkı, klasik dönemdeki âlimin, ilmi varoluşsal bir şey olarak görmesidir. Mesela içki nasıl içildikten sonra şişede durduğu gibi durmuyor, insanın vücudunda değişiklikler meydana getiriyorsa, klasik dönemdeki bir âlim için de ilim, kitapta durduğu gibi durmuyor, onu öğrenmesi onu aktif hale getiriyor, “Artık benim bunu yaşamam lazım, hayatıma geçirmem lazım” diyor. Ama biz şu anda ilmi sadece öğrenilen ve öğretilen ve üzerinden para kazanılan, akademik kariyer yapılan, para puan gibi görüyoruz. Makale yazarsın, akademik kariyer yaparsın, bununla doçent veya profesör olursun ama bu sadece meslektir, varoluşsal bir şey değildir. Tabii böyle olmayanları tenzih ediyorum, bütün ilahiyatçılar böyledir ya da İslami ilimler ile uğraşan herkes böyledir demiyorum ama günümüzdeki genel problem budur. İlahiyatla uğraşan öğrencinin problemi de bu. Hatta şöyle şeyler var, mesela imamlığı bile profesyonel meslek gibi gören, izinli olduğu gün camiye gitmeyen, namaz kılmayan ama görev gereği cübbeyi ve sarığı giyen, namaz kıldıktan sonra, görevi bittikten sonra tamamen kendisini azade gören insanlar var. Maalesef böyle bir yapı var, bizim ilahiyat gençliğine -imam-hatip gençliğine de belki böyle ama daha çok ilahiyat gençliğine- İslami ilimlerin bir kazanç kapısı ya da kariyer kapısı olmadığını, bunu varoluşsal olarak bir hayat biçimi haline getirmemiz gerektiğini söylememiz gerekiyor.  Peygamberimizin Mus’ab b. Umeyr’i Medine’ye gönderip, onun tek başına Medine’de İslam’ın içine girmediği bir ev bırakmadığı halde, bizim bugün yüzbinlerce din görevlimiz, ilahiyat mezunumuz, akademisyenlerimiz olmasına rağmen bu toplumda dinin hala çok sınırlı bir etkisi var. Çünkü samimiyet eksik. Hala 5 vakit namazda camiler boş. Dolayısıyla o zaman bir kendimize sormamız gerekiyor, “Biz bu ilimlerle neden meşgul oluyoruz?” diye. Ben kendimi bunların dışına çıkartarak bunları söylemiş değilim, kendimi de dahil ederek söylüyorum. Biz de bu çarkın içindeyiz neticesinde.

Peki, bu noktada kişinin neler yapması gerekiyor?

Ben bir zihniyet değişikliğinin şart olduğunu düşünüyorum. Bir de şu var ki bizim önümüzde maalesef örnek alınabilecek, ilmiyle amil zatlar çok fazla yok. Eski alimlerin durumundan bahsetmiştim. Öğrenci ondan sadece ilim öğrenmiyor, hocasının yaşantısını da görüyor, onun ihlasına tanık oluyor; hepsini görüyor orada ve üzüm üzüme baka baka kararıyor. Fakat mesela şu anda tasavvuf başka bir renge bürünmüş; bidatler, birtakım hurafeler, yer yer kimilerinde şirke kaçan uygulamalar var. Yani insanlara dini bir terbiye veren kurum yok. İlahiyat fakülteleri de bu işin sadece öğretim boyutuyla uğraşıyor; öğrenciye ahlak kazandırma, ona hedef verme ve motivasyon sağlama konusunda akademisyenler aktif değil. Öğrenci, hocasını ahlaken örnek alabileceği bir kişi olarak görmüyor. Sadece gelip ders anlatan biri, yani akademisyen olarak görüyor. Diğer tarafta da merdiven altı kurumlar var. Bu kurumlarda da ilmi faaliyetin ne kadar sağlıklı yapıldığının bir denetimi yok. Yani her grup ve her tarikat kendi cemaatine adam kazandırma gibi bir çabanın içine düşmüş. Dolayısıyla bir kere bizim İslami ilimlere bakış açımızı değiştirmemiz lazım. Klasik dönemdeki âlim böyle değil. Mesela ben bu konuda hep İmam Gazzali’yi örnek veririm: İmam Gazzali bir tarafta entelektüel seviyenin en sonlarına varmış; felsefecilerle felsefeyi tartışacak kadar Tehâfütü’l-felâsife’yi, Mekâsidü’l-felâsife’yi, mantık hakkında Mi’yârü’l-ilm’i, Mihakku’n-nazar’ı, el-Kıstâsü’l-müstakîm’i yazacak kadar mantığı en ince noktalarına kadar öğrenmiş; tasavvufta İhyâ’yı yazmış, Kimyâ-yı Saâdet’i yazmış, Minhâcu’l-âbidîn‘i yazmış; ama bütün bunlarla birlikte halkın içindeki Gazzali, Eyyühe’l-veled’i de yazmış. Yani insanlara tavsiye ve irşat şeklinde şeyler de yazmış. Fakat başka bir derdi daha var: İnsanlara sadece dini öğretmek değil, bununla beraber onun fiilen yaşantıya geçmesi. Yani her yönüyle fikrî noktada en üst seviyeleri zorlayan bir filozof ve felsefeyi tartışacak kadar donanıma sahip ama yeri geldiğinde bir çocuğa vaaz verip irşat eden, onunla meşgul olup ona ahireti hatırlatan bir yönü de var ve insanlar Gazzali’ye baktığı zaman onda o samimiyeti, yaşantıyı görüyor, onu sadece kuru bir akademisyen gibi görmüyor. Dolayısıyla onun yazdığı eserler kamuoyu nezdinde etkili oluyor. Yani ben İslami ilimlere bakış açımızda, hayata bakış açımızda ciddi bir dönüşüm olması gerektiğini düşünüyorum. Bir de bunu bir dert, bir dava edinmek gerektiğini düşünüyorum. “İlahiyata geldim” der öğrenci mesela, “kariyer yapacağım, yüksek lisans, doktora yapacağım” der, “peki yapacaksın, sonra ne olacak?” Yani en son seni bütün bu şeyleri yapmaya sevk eden dinine hizmet etme davasını ve şuurunu hiç kaybetmemen lazım. Bunu bir kere kaybettiğin zaman iş başka yerlere gider.

Akademinin de buna sebebiyet veren bir yapısı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Aynen öyle. O çarkın içine girdiği zaman öyle oluyor, ben bu noktada kişinin her zaman Kur’an ve sünnet ile hemhal olması gerektiğini söylüyorum. Sürekli bunlarla iç içe olmak ve halkla birlikte olmak gerekiyor. Şimdi bir şeyi açıklığa kavuşturmak lazım. Akademisyen ya da öğrenciler şu değişimi başlatırlarsa ben büyük bir dönüşüm olacağını düşünüyorum: Cami ile buluşma. Belki çok basit gibi görünüyor ama birçok akademisyenin namazlarını böyle paket servis kıldığı, hemen iki dakikada farzından kıldığı ve birçok ilahiyat öğrencisinin de işin kolayına kaçtığını görüyoruz. Fakat insanlarla iç içe olma, cemaat olma, sürekli camide olmanın insanları ben diri tuttuğuna inanıyorum. Yani mesela şöyle bir örnek vereyim: Ben şu anda oturduğum eve 5 yıl önce taşındım, ev camiye yakın ve mümkün olduğu kadar camide namazlarımı kılmaya çalışıyorum. Önceden camiden oldukça uzak bir yerde oturuyordum ve camiye daha seyrek gidiyordum. O zamanla şu zaman arasında psikolojik yaşantımın, İslam’a bakışımın, vesairenin fark ettiğini düşünüyorum. Yani camiye gitmenin, orada insanların sorularına muhatap olmanın birçok şeyi beraberinde getirdiğine inanıyorum. Mesela insanlar günlük hayatlarında Kur’an okuyor, ama sen akademik bir amacın olmadıkça Kur’an’ı eline almıyorsun. Bu durum sana “Ben insanlara dini anlatma konumundayım, benim nasıl Kur’an’la işim olmaz?” dedirtip seni belli noktalara sevk ediyor. Hadislerle meşgul olma konusu da aynı şekilde. Eskiden, mesela medrese zamanında, öğrenciler yılın belirli zamanlarında köylere gönderilirlermiş, staj gibi yani, sürekli halkla meşgul olmaları, namazlarını halkla kılmaları için. Eski ulemanın en büyük faydası buydu: Halkla iç içe, camide bir halkası var, onlarla birlikte bir ders yürütüyor. Fakat camiden koptuğun zaman elitleşmeye başlıyorsun. Şu kütüphane, üniversite ortamı, kapatabildiğin, halktan kendini yalıtabildiğin kendi odan falan, burada artık kendini daha yukarılarda görmeye başlıyorsun. Ama halkın içine girdiğin zaman, insanlarla muhatap olduğun zaman, hacı amca ile birlikte caminin çıkışında kahvede bir çay içtiğin zaman daha başka, kalbin daha bir yumuşuyor ve daha farklı şeyler hissediyorsun. Kendini onlardan soyutlamanın doğru olmadığını görüyorsun. Bu seni biraz daha halka çekiyor ama bu ortam halktan soyutlandığı zaman başka şeyler oluyor, öyle düşünüyorum.

*Abdullah Bardakcı, Abdüllatif Ersoy ve Memduh Erdoğan sordu.

One comment

  1. Bir ilahiyatlı olarak bu tespitlere noktası virgülüne kadar katılıyorum. İslamakadavra gibi muamele etmek, üzerinde kesip biçmek…müthiş tespitler bunlar ve aynn vakayı yansıtıyor, ilahiyata geldiğimden beri burada ruh yok diyordum, sebeplerini hocam büyük bir açık yüreklilikle, mükemmelen yazmış, Allahım sayılarınızı çoğaltsın..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s