Gezi Yazısı

"Yerin altındakiler ne kadar ölü ise, yerin üstündekiler de o kadar ölü."

Kahire’deki Ölüler Şehri’ne dair yazılmış bir gezi yazısını sizlerle paylaşıyoruz. M.Zahid Ergün yazdı.

Kahire’nin, ününü ıssızlığından alan meşhur bölgesi: Dead City. Araplar oraya Karâfe diyor, bizse Ölüler Şehri. Bir mezarlığın ismi olduğu için Ölüler Şehri dendiğini düşünebilirsiniz başlangıçta. “Sağı solu her tarafı mezar olan bir şehir” olduğu için öyle isimlendirilmiş gibi. Öyle zannediyorum ki, Ölüler Şehri ifadesinin başka bir anlamı daha var. Bu şehirde yerin altındakiler ne kadar ölü ise, yerin üstündekiler de o kadar ölü.

Öyle bir mekan ki, Hollywood filmlerinden kırpılmışcasına bir Orta Doğu görüntüsü var karşımda. Önümde sapsarı bir görüntü, uzun, tozlu yollar, yer yer yol kenarına yatıp uzanmış, pespaye kıyafetler içindeki garibanlar, boş ve uzun caddeler… Caddeler ne kadar boş ise, insanların gözleri de öyle boş ve anlamsız bakışlarla dolu. Bitik, isteksiz, ölülerin arasında yaşaya yaşaya ölmüş insanlar, sokak kenarlarında ve evlerin önünde. Hayattan bezmiş gibi bakıyorlar. Yukarıdan vuran bir sıcak, leş gibi bir çöp kokusu, sürü halinde gezen ve bizi ürküten köpekler, kaldırımda yatan bir adam… Sessiz ve kasvetli.

Ölüler Şehri’nde, aslında sadece mezarlar var. Bazen bir türbeye, bazen de iç içe geçmiş birçok mezara denk geliyorsunuz. Ancak Mısır hükümeti, buralar boş kalmasın diye buraya yerleşim izni vermiş. Yerleşim ifadesine takılmayın. Buranın sakinleri, bir evin içinde mezarlarla iç içe yaşayan insanlardan ibaret. Kimsenin kalmaya tenezzül bile etmeyeceği, mezar ve türbelerden evlere çevrilmiş yapılardan bahsediyoruz. Hem de ölülerle dip dibe!

Devlet burada kalanlardan bir ücret almamış. Bunun pratik faydaları da olmuş. Buralara ziyarete gelip, kabir başında bir Fatiha okumak isteyenler, bölümler halinde ayrılmış mezarlıkların kapısını kilitli buluyorlar. Çünkü anahtarlar, buranın yerleşimcilerinde bulunuyor. Onlar, Ölüler Şehri’nin gayrı resmi bekçileri. Evlerine gidip selam veriyor, anahtarı istiyorsunuz. Size kapıyı açıyor, siz duanızı bitirene kadar içeride yahut dışarıda sizi bekliyorlar. Çıkışta da 5-10 cüneyh (2-3 tl) kadar onlara veriyorsunuz. Buranın raconu da böyleymiş. Bazen de kilitli bir kapı değil, ama mezar başında bekleyen bir çocuk görüyorsunuz. Nitekim, İbn-i Hacer el-Askalânî’nin (رحمه الله) kabrini ziyarete gittiğimizde böyle bir görüntü ile karşılaşmıştık. Üstü bir çadır ile örtülmüş olan mezarın bekçisi sayılabilecek küçük bir çocuk bize eşlik etti.  Usule uygun olarak ona da bir miktar ödeme yapmıştık.

Kumların İçindeki İnciler

Ölüler Şehri kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Ancak bir Müslüman için bu mekanda, yukarıda zikredilenlerden fazlası var: Alimler. Nitekim biz de onları ziyarete gelmiştik Ölüler Şehri’ne. Ancak bu ziyaretleri gerçekleştirmek kolay olmadı. Çünkü ne sokakta bir tabela var, ne de internette bir konum. Biz de yollara revan olup “bulanlar ancak arayanlardır” diyerek araya araya bulduk mezarları.

Gezimizin ikinci günü İmam Şafi’nin, yanında bir cami de bulunan türbesine gidiyor, ancak türbeyi kapalı buluyoruz. Programımızın mahiyeti gereği, rotayı değiştiriyor ve başka bir gün buraya gelmeye niyet ediyoruz. Üçüncü gün, Fatiha okuya okuya, kim olduğunu bilmediğimiz insanların ruhuna üfleyerek kabirleri geziyor, mezar taşlarını alelacele okuyup belli isimleri arıyoruz. Yok, aradığımız kimseye rast gelmiyoruz. 1 saat boyunca Mısır’ın sıcağında, güneşin altında yürüyoruz. Sonuç hüsran. Yine kimseyi bulamamış olarak geri dönüyoruz. Dördüncü gün, güneşin batışına yakın bir vakit… Hava yavaştan kararıyor. Birkaç günlük fiziksel yorgunluk bir yana, psikolojik olarak da dayanma gücümüz kalmıyor. Ancak bu sefer Ezher’de yaşayan bir Türk vesilesiyle elimize bir konum geçiyor ve günün sonuna doğru elimizdeki adrese doğru yürüyoruz. Bakınıyor, bakınıyoruz ve biraz uğraştıktan sonra nihayet Mustafa Sabri Efendi’nin kabrini buluyoruz. Ali Ulvi Kurucu merhumun hatıratından, son Osmanlı şeyhülislamının Hüseyni makamını özellikle sevdiğini hatırlıyor arkadaşlardan biri. Bu yüzden yaklaşıp sela mırıldanıyor kabrinin başında. Sabri Efendi’nin kabrinin hemen yanında bir de komşusu var: Yozgatlı İhsan Efendi. Ona da duamızı ediyoruz. Ancak bu şehirde ziyaret edilecek başka büyüklerin de olduğunu bildiğimiz için, bir sonraki gün buraya dönmeye niyet ediyoruz.

Gezimizin beşinci gününe İmam Şafi ziyareti ile başlıyoruz. Önceki günlerde kapalı olduğu için ziyaret edemediğimiz türbeye bu sefer de giremiyoruz. Zira restorasyon olduğunu fark ediyoruz. Görevlilerden ricada bulunmak da fayda etmiyor. Biz de uzaktan dua ediyor ve tekrar yola koyuluyoruz. Bu sefer rotamızı, adı tarihe geçmiş diğer önemli zevatın kabrine çeviriyoruz. Önce İmam Leysî çıkıyor karşımıza. Kabrinin yanı başında bir cami görüyor ve burada namaz kılıyoruz. Sonra İbn-i Hacer el-Askalânî’nin, üstü bir çadır ile örtülmüş kabrine gidiyoruz. Mezarlıkla ilgilenen bir çocuk, bizi içeriye buyur ediyor. Bizimle birlikte, Asya’dan gelen Müslüman bir grup da bulunuyor mezarın başında. Onlar da dua ediyor. Sonra Ataullah İskenderî’nin istirahatgâhına misafir oluyoruz. İnsanlar genellikle böyle büyük isimleri önce eserleri üzerinden tanır, fırsat bulunca da ziyaret ederler. Benim için vaziyet bunun tam tersi idi. İsmini duymuş olmanın ötesinde hakkında bir bilgi sahibi olmadığım bir zat idi İskenderî. İmam Şafi’de olduğu üzere, onun da kabri bir türbe şeklinde ve kendi ismiyle anılan camiye komşuluk ediyor. Ölüler Şehri’ne geldiğimiz bu son günde görüyoruz ki, yakın dönem ilim erbabından Zahid el-Kevserî, İslamcı gençliğin kitapları ve hikayeleri ile büyüdüğü Hasan el-Benna da burada. Bunca kıymetli insanın kabri başına gelmek, Kur’an-ı Kerim okuyup sevabını ruhlarına göndermek bizleri mesud etti açıkçası. Üzücü olan husus ise, bu zevatın ve diğer nice mevtanın içinde bulunduğu mekanın içler acısı hali.

Öyle bakımsız, öyle ürkütücü, öyle ilgiye muhtaç ve aynı zamanda öyle kıymetli bir alan ki burası… Ölüler Şehri, gerçekten de ölülere ait olduğunu ikrar ediyor. Şahidi olduğumuz görüntü, İslam coğrafyasına, Mısır’daki Müslümanlara dair de bir şeyler söylüyor sanki. Yerin altındaki atasına sahip çıkmayan bir coğrafya, yerin üstündeki evladına ne verebilir, ne vaadedebilir ki?

Ataullah İskenderî ve İmam Şafi’nin mezarlığı bir türbe ve cami ile çevrili olduğu için, buraların bakımının nispeten daha iyi yapıldığı, dışarıdan da çok net biçimde anlaşılıyor. Diğer isimler için ise böyle bir ayrıcalık söz konusu değil. İbn-i Hacer, telif ettiği eserler ile İslami İlimler’in en meşhur isimlerinden. Ancak kabri, oradaki herhangi bir kabir ile aynı muameleyi görüyor. Mekanın bakımına, temizliğine hiçbir ehemmiyet verilmediğini ilk bakışta fark ediyorsunuz. Hasan el-Benna ise, Mısır’daki iktidar sebebiyle halihazırda mimli bir isim. Mezartaşının bulunduğu bölmeye zaten giremiyorsunuz, çünkü kapısı kilitli. Anahtarını istemek ise, cesaret istiyor. Ki kabrin çok yakınında bir yerleşim yeri olmadığı için, anahtarı nereden isteyeceğinizi dahi bilemiyorsunuz. Mustafa Sabri Efendi’den bahsetmeye herhalde gerek bile yok. Neden mi? Çünkü kendisi bir Türk. Mısır’da bulunan gezilesi yerleri birazcık bile turlasanız, şu gerçeğin farkına varıyorsunuz: Mısır’ın siyasi ve entelektüel gücünü elinde bulunduran elit grup, Mısır’ın tarihini, İslam’ın hakim olduğu dönemleri atlayarak; Mısır medeniyeti, firavunlar, piramitler üzerine inşa etmek, Mısır’ı piramitlerle ve firavunlarla anmak istiyor. Dolayısıyla, Mısır topraklarındaki Türk İslam tarihi de, üstü örtülesi unsurlar haline geliyor. Bu yüzden Tolunoğulları cami o ihtişamına rağmen rezil rüsva halde. Hasanpaşa medresesi, hak ettiği ilgi alakadan uzak. Ve yine belki de bu yüzden, Mustafa Sabri Efendi’nin kabri, bir aile sırrı gibi saklanıyor birilerinden.

Ölüler Şehri’nden ayrılırken, üst geçitten son bir defa bakıyoruz şehre. Ayet-i kerimeler geliyor aklımıza: “Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak celal ve ikram sahibi Rabb’inin zatı bâkî kalacaktır.” (Rahman: 26-27) Yunus’un dizeleri dökülüyor dilimizden: “Dünya bir penceredir / Her gelen baktı geçti.” Ölmeden önce ölümü hatırlamanın şükrü ve bilinci ile, şehre sırtımızı dönüyor, yola tekrar koyuluyoruz.

Biz 3 arkadaş olarak Mısır’ın Ölüler Şehri’ne gittiğimizde, söz konusu kabirleri bulmakta oldukça zorlandık. Zira birkaçı haricinde hiçbirinin yeri ne haritalarda, ne de bir tabelada bulunuyor. Şehrin yerleşik vatandaşlarına sormanız ise, tahmin edeceğiniz üzere hüsranla sonuçlanıyor. Dolayısıyla şehri karış karış gezerek, biraz da bir üniversite öğrencisinden yardım alarak bu kabirleri bulabildik. Sizler de bir gün Kahire’yi gezmeye niyet eder, gitmişken de ulemamızın ruhuna bir Fatiha okumak isterseniz, yazının sonuna linklerini eklemiş olduğumuz konumlardan istifade edebilirsiniz. Dead City, uğramanız gerektiğini düşündüğümüz mekanlardan.  

*Yol arkadaşlarım Fatih Doğan ve Selman Büyükkara kardeşlerime kıymetli katkıları için teşekkür ediyorum.

Zâhid el-Kevserî

Mustafa Sabri Efendi ve Yozgatlı İhsan Efendi

Atâullah el-İskenderî

İmam Leysî

İbn-i Hacer el-Askalânî

Hasan el-Benna

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: