Genel Mülakat

“Konservatuar öğrencileri notaya alışmış, notayı okuyabiliyor sadece. Bizim imam ve müezzinlerimiz ise her gün yeni bir beste yapıyorlar.”

Türkiye’de kıraat alanında önemli isimlerden biri olan Kerim Öztürk hocamızla, Kur’an-ı Kerim tilavetinde İstanbul tavrı-Arap tavrı ayrımı, makamların kullanımı gibi meseleler üzerine konuştuk. Fatih Doğan sordu.

Hocam sizi tanıyabilir miyiz?

Bendeniz Kerim Öztürk. 1967 Samsun/Çarşamba doğumluyum. İlkokul-lise ve hafızlığımı orada tamamladım. Hafızlık hocam, Abdurrahman Gürses Hocaefendi’nin talebelerindendi. 1993 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldum. Talebeliğim esnasında fahri imamlık görevlerim oldu, Marmara İlahiyat Camii’nde de aynı şekilde görev aldım. Resmi olarak Diyanet kadrosundaki imamlık vazifem ise Kastamonu’da başladı. Daha sonra İstanbul’a tayinim yapıldı, 1997’de Üsküdar Valide-i Cedîd Camii’ne naklen atandım. 2002-2006 arası Almanya’da yurtdışı görevi yaptım. Türkiye’ye döndükten sonra kısa bir süre Şeyh Devâtî Camii ve Hacı Hesna Hatun Camii’nde görev aldıktan sonra Valide-i Cedîd’e döndüm. Böylece orada toplamda 22 yıl vazife yaptıktan sonra, 2018 Ramazanı’ndan önce Büyük Çamlıca Camii imam hatipliğine tayin edildim ve halen burada vazifeyi îfâ ediyorum.

Kıraatte Arap tavrı ve İstanbul tavrı diye bir ayrım var. Bu ayrımı biraz açar mısınız? Bu tavırlar ne zaman oluştu?

Arap tavrı ile İstanbul tavrının farkı sadece bir tavır farkıdır. Tecvitte, uygulamada ikisinin de Asım kıraatinin Hafs rivayetinde bir farklılık yok. Farkımız şuradan kaynaklanıyor, biz daha çok disiplin merkezli okuyoruz. İstanbul tavrının en önemli özelliklerinden biri tecvit disiplinini daha çok ön planda tutmaktır. Bir ikincisi, İstanbul tavrı, makamsal geçki ve zenginlik açısından bizim kültürümüzün biriktirdiklerinin Kur’an tilavetine yansıması şeklindedir. Bizim birçok kanaldan beslenen bir musiki geleneğimiz var. Bu tavır, aynı zamanda bu musiki geleneğinin Kur’an tilavetine yansımasıdır. Burada Kur’an merkezde olmalıdır. Yani musiki eğer Kur’an tilavetinde onun önüne geçiyorsa bunu tasvip etmeyiz. Kur’an, musikinin sırtına binmeli; musiki Kur’an’ın sırtına değil. Kur’an “fonda martı” durumunda kalmamalı, çünkü sahne sanatı icra eder gibi bir musiki icrası değildir Kur’an tilaveti. Bizim İstanbul tavrında hedeflediğimiz, Kur’an’ın daha çok lafzı ve manası gözetilerek, raf-’ı savt ve havt-ı savt’a riayet edilerek, nebr dediğimiz mana ve ses vurgularıyla okunmasıdır. Bu sayede manayı muhataba hissettirecek şekilde sesi alçaltarak ve yükselterek tilavet etmektir ki, buna tahzîn-i edâ diyoruz. İstanbul tavrının birinci önceliği bu temsîlî okumayı yapmaktır.

Arap okuyuşunda ise Kur’an’ın değil de, daha çok okuyucunun ön planda olduğu ve icra ettiği sanatlar ile insanları etkilediği bir sahne sanatı görünümü var. Yani bizim ne okuma ne dinleme kültürümüzle bir ayniyet arz etmiyor, bizde bu ikisinde de ciddiyet vardır. Hatta biz Kur’an okurken bağdaş kurmayız, diz oturarak okuruz. O anda bahsedilen konu sebebiyle dinleyiciden gayr-i ihtiyârî bir coşkunluk çıkabilir, ama bunun dışında okuyucuyu cûşa getirmek için aralarda gereğinden fazla tezahürat bizim okuma disiplinimizde yoktur. Kur’an’ı merkeze koyarız, mahâric-i hurûf, tashih-i hurûf, tecvid kâide ve ahkâmının doğru uygulanışına dikkat ederiz. Nağme yapacağım diyerek medd-i tabiiyi sarkıtmayız. Onun hakkı bir med ise bir meddir. İbn Cezerî’nin ifadesiyle, “إعطاء الحروف حقها و كل صفة و مستحقها” yani “Hakkı ve müstehakkı neyse odur.” Bizim aramızdaki fark işte budur. Kıraatin rivayetinde bir değişiklik yok. Sahnedeki sunumla alakalı birtakım farklarımız var. Dediğim gibi biz makamsal geçkileri bazen bilerek yaparız, musikiden behresi olanlar böyle yapar ama burada yine Kur’an’ı önceler. Nota ve makam seyirlerini hakkıyla bilmeyenler ise bunu hocasıyla meşk ederek yapar. Cebrailî metod da semâ ve arz yöntemiyle değil midir? Önce alıcı konumunda semâ edecek, dinleyecek. İyice hazmettikten sonra hocasına arz edecek, eksik varsa hocası düzeltecek. Mukabele geleneğimiz de buradan geliyor zaten.

İstanbul tavrının kendi içerisinde bir de Üsküdar tavrından bahsediliyor. Bu tavrın ayrıldığı hususi bir nokta var mı?

Üsküdar tilaveti dendiğinde kastedilen Üsküdarlı Ali Efendi’nin çizgisidir. Üsküdarlı Ali Efendi iyi bir hafız olmasının yanı sıra, manaya hâkim ve makamlara da fevkalade vâkıf bir zattır. Geleneğimizden gelen o makam seyirlerini çok iyi biliyor. Dolayısıyla bu anlamda Üsküdar kendi içinde ayrılabilir.

Biz İstanbul tavrı dediğimizde bunun içine Üsküdarlı Ali Efendi’yi katarız ama Arap tavrı okumayan bütün hocalarımızı da bunun içine katabiliriz. Aşıkkutlu, Mustafa Demirkan, Osman Şahin de İstanbul tavrıdır. Belki bunların bazıları daha çok mahreç/talim merkezli okutan kârîler olmaları hasebiyle birbirlerinden küçük nüanslarla ayrılırlar ama makam, mahreç ve ahkâm disiplini noktasında ortaktırlar.

Peki günümüzde kimleri sayabiliriz İstanbul tilavetini icra edenler olarak?

İstanbul’da kim var dersek; Mehmet Emin Maşalı, Merhum İsmail Biçer, Osman Şahin, Nâciz-i Pür-i Taksîr ilk aklıma gelenler.

Günümüzde selâtin camilerde dahi Arap tavrıyla okuyan hocalara denk geliyoruz. Bunun sebebi nedir?

İnsanlar nasıl giyimde kuşamda moda akımlara kapılıyorsa, bizde de bu akım moda. Bu akıma kapılan gençler var. Ama bu gençler işin kolayını tercih ediyor. Aslında Arap tavrında daha klasik, mat bir yapı vardır. Çok makam bilmeyi gerektirmez. Bir ağız tutturduğunuz zaman Arap tavrıyla okuyorsunuzdur. Ama İstanbul tavrı zordur. Segahı, rastı, uşşakı bileceksin. Bunların ilişkilerini, kulağı kırmadan, perdeyi kaybetmeden birinden diğerine nasıl geçildiğini bileceksin. En azından bunları dinleyerek öğrenmiş ve uygulayıcısı olacaksın. Dinleyerek hazmediş ve bir tavır olarak sende oluşmuş olacak ki İstanbul tavrında başarılı olabilesin. Zordur ve emek ister.

Bol bol dinleme yapması sonucunda bir kârîde bir birikim oluşmuşsa, bu kişi bunları kendinde mezcederek yine kendine ait bir tavır oluşturmalıdır. Kendisinde birikim olan Arap’tan da alır dinler, diğerlerinden de alır dinler ve kendine has bir üslup oluşturur. O birikim zaten kendiliğinden ortaya çıkar. Ölçü bu olmalıdır.

Arap tavrı okumayı tercih edenler arasında çok meşhur olanlar ve sağlam okuyanlar da var, ama tamamen şov amaçlı okuyanlar da var. Ben şova karşıyım. Ama bu şu demek değildir: “Ben klasik bir kalıp içerisine kendimi hapsettim, hiçbir yerden beslenmem.” Hayır, beslenirim. Ama bunu kendime ait kılarım. Onu kendime ait kılar ve kendi ağzıma monte ederim. Başka bir ağzı birebir taklit etmem. Başka bir hançereyi taklit etmem. Onu alırım, eğer hoşuma giden bir melodi varsa, bu melodiyi kendime monte ederim ve bana ait bir şey ortaya çıkar. Bu kârîler eğer böyle yapabiliyorlarsa; amenna, başım gözüm üstüne. Ama yapamıyorlarsa ortada bir başarısızlık var demektir. Körü körüne bir taklit var demektir.

Makamsal açıdan değerlendirdiğimizde Arap tavrında şu makamlar daha sık kullanılıyor, İstanbul tavrında şunlar daha sık kullanılıyor diyebilir miyiz?

Esasında makamların seyirleri aynı. Mesela segah makamının notaları, seyri bellidir. Arap buna sîkâ (سيكا) diyor ve aynısını kullanıyor. Sesler değişmiyor, sadece ağız ve tavır değişiyor. Yani onu vurguladığı esnadaki tavır değişiyor. Yani Arap makamı diye bir makam yoktur, bu bir tavırdır. Arap da rastı, nihavendi, beyatiyi kullanıyor. Hatta bazen uşşak makamına beyati diyorlar. Dolayısıyla bir makam farklılığından bahsedemeyiz; “ne merkezli olduğu” açısından bir farklılıktan bahsedebiliriz. Bizde makamsal sistem daha çok “bilgi” merkezli iken; onlarda daha çok “duyum” merkezlidir, kulağa dayalıdır.  O makamın nasıl ve hangi 4’lülerle 5’lilerle oluştuğunu bilerek yapanlar var, ama bunu hocadan meşk edenler de var. Bana kalırsa meşk yeterlidir. Herkesin illa 4’lüyü 5’liyi veya notayı bilmesi gerekmiyor. Ama meşk usulü gereklidir.

Makamlar ezanlarda vakitlere göre bilinçli olarak seçiliyor, bir usul var, bunu biliyoruz. Peki namaz kılındı, tesbihat ve dua bitti ve sonrasında bir aşır okuyacaksınız. Hangi makamda okuyacağınızı, hangi makamlara uğrayacağınızı neye göre seçiyorsunuz? Bunun da bir usulü var mı? Mesela “şu duyguyu uyandırmak istiyorum” veya “kendim şunu hissetmek istiyorum” diyerek yaptığınız tercihler oluyor mu?

Tabii ki oluyor. Şimdi eğer büyük bir selatin camiindeyseniz, arkanızdaki müezzin kaliteliyse, verdiği ses perdesi doğruysa, onu orada kasten kırıp başka bir perdeden okumak hoş görülmez. İşin ehliysen, müezzinin verdiği sesten alır, kendi istediğin duyguyu daha sonra başka bir perdeyle doğru bir geçişle o makama geçerek verirsin. Mesela uşşak verdiyse, uşşak alır ve eûzu’yu uşşak çeker, besmelede rasta geçersin. Aşıra başladıktan sonra arada bir nihavend yahut nikriz katkısı yapabilirsin. Mesela az önce kıldığımız namazın ardından müezzin nikriz bıraktı. Ben de aşıra nikriz başladım. Sonra nihavend katarsınız, onun da özellikleri benzerdir. Sonra segaha uğrar, karcığar üzerinden uşşaka götürür, tekrar nikriz ve rast ile bitirirsiniz. Az önce bizim yaptığımız oydu.

Peki ben bunu her zaman yapar mıyım? Yapmayabilirim. O gün gönlümden uşşak okumak geçer, müezzinden aldığım gibi baştan sona uşşak okurum. Veya yalnızca hicazın içinde rast yapmak istersem ona göre okurum. Burada dikkat ettiğimiz husus, daha önce de değindiğimiz gibi raf-’ı savt ve havt-ı savt’a riayet etmektir. Her makamın üst veya alt perdesi olduğu için, bunu her makamda yapabiliriz.

Misalen; Allah’ın varlığı ve birliğini temsil eden ayetler, Allah’ın ve peygamberin müşriklere karşı sözleri yahut cennet ve müjde ayetlerinde yükseliriz. Müşriklerin Allah’a karşı sözleri, peygamberlere karşı iftiraları, Kur’an’a hakaretleri, cehennemle alakalı ayetler ve dua ayetlerinde ise sesimizi alçaltırız. Çünkü ayette “ادْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً”buyruluyor; “için için dua et, bağırma” diyor yani. Ama biz ne yapıyoruz, Amenerrasulü’de hep Rabbenâlarda bağırıyoruz. Bu maalesef oturmuş, yanlış bir gelenek. Hâlbuki daha hafif, hazin bir sesle okunmalı.

Günümüzdeki imkânlarla artık dinleyerek de bunlar öğrenilebiliyor. Makamların öğrenilmesinde hoca-talebe ilişkisi nerede duruyor? Yalnızca dinleyerek, kendi başına tilavette ilerlemek mümkün mü? Yeni başlayan bir öğrenciye ne tavsiye edersiniz?

Mümkündür, ama sağlıklı olmaz. Her işi ehlinden öğrenmek, ustası varsa ustasından almak gerekir. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Şimdi size çok güzel bir örnek sunmak isterim.

Konservatuar öğrencileri, konservatuardan mezun olmuş sanatçılar neden kaside okuyamazlar? Gazel okurlar, belki gazel de okuyamazlar. Niye, çünkü kaside irticâlî okunur, o esnada gelen bir zuhurattır, o anda yapılan bir bestelemedir. Konservatuar öğrencileri ise notaya alışmış, notayı okuyabiliyor sadece. Bizim imam ve müezzinlerimiz ise her gün yeni bir beste yapıyorlar. Sadun Aksüt bir röportajında diyor ki, “Ben talebelerime hafız tavrını tavsiye ediyorum. Hafız tavrını öğrenin, sadece notayla sınırlı kalmayın. Sadece nota yetmez.” Peki hafız tavrı nasıl edinilir? Bizzat hocanın dizinin dibinde veya hocayı takip ederek, hem de iyi bir şekilde takip ederek öğrenilir.

Hocam son olarak aşere-i takribin önemi nedir? Kimlerin tahsil etmesi gerekir?

Aşere-i takrib, tefsire katkıları açısından değerlendirildiğinde çok önemli bir kıraat ve tecvid ilmidir. Tecvit ilmi, Kur’an harflerinin doğru ve düzgün okunuşuyla ilgili disiplindir. Kıraat ise Kuran’ın kelimeleriyle ilgili ilmin adıdır. Tecvitte kelimeler değişmez, her yerde aynı kurallar geçerlidir; ama kıraatte bazen şive gereği ya kelimenin telaffuzu ya da bizzat yapısı değişir. Mesela وصا (vassâ) değişip أوصا (evsâ) oluyor. Ya da فَأُولَٰئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (yübeddilu), (yübdilu) oluverir if ‘al-tef‘il babından nakil ile. Bu, o bölgedeki halkın o kelimeyi telaffuz edişleriyle alakalıdır ve Allah’ın Peygamber efendimizin duasıyla/talebiyle verdiği bir izin ile ortaya çıkan bir şeydir. Dolayısıyla bu anlamda evet, kıraat ilmi öğrenilir; ama bana kalırsa kıraat ilmini herkesin öğrenmesi gerekmez. Tefsirde hakikaten derin ilim tahsil edecek olan insanların bilmesi ve öğrenmesi daha uygundur. Kıraat ilmini şu anda Türkiye’de okutan, Diyanet’in de sertifika verme yetkisi verdiği hocalarımız var. Haseki gibi Diyanet’in eğitim merkezlerinde bu ilim tahsil ediliyor. Kıraat ilmi Arapça’yı bilmeyi gerektirir. Yani bir zübdeyi, umdeyi, ithafı; açıp oradaki ibare bu kıraatte neden böyle olmuş anlamak gerekli. Onun kendine ait belli kuralları ve kalıpları var. İmale nerelerde yapılır, fetih nerelerde okunur? Bunların bir kavaidi var. Bu sadece bir marka veya bir diploma olarak mı elde ediliyor? Yani “şu benim yanımda dursun, yarın öbür gün yer değiştirirken bana lazım olur” diyerek mi öğreniliyor, yoksa hakikaten bu ilmi okuyan arkadaşlarımız bir sonraki nesle bunu aktarabilecek seviyede mi? Bunun iyi değerlendirilmesi lazım diye düşünüyorum.

Sağ olun hocam, istifade ettik, çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.


Kerim Öztürk’ün örnek bir aşır okuyuşu için:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: