Genel Mülakat

“Din eğitimi de tıpkı terbiye gibi ailede başlar.”

Elif Konar Özkan, Üsküdar Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve Yekder‘de çocuk eğitimleri komisyonu başkanı. Elif hoca, uzun süredir masal-hikaye anlatıcılığı alanında atölye çalışmaları yapıyor ve çocuk eğitimi/edebiyatı üzerine araştırmalarını sürdürüyor. Kendisiyle çocuklarda din eğitimi üzerine bir mülakat gerçekleştirdik ve hem bu doğrultudaki çalışmalarını, hem de tavsiyelerini dinledik.


Hocam, din eğitimi ifadesinden ne anlamalıyız? Din eğitimi nasıl verilmeli, bu hususta nelere dikkat edilmeli?

Din eğitimi, dinî yayıncılık vb. kavramların içini doldurabilmek için öncelikle “Dinî hakikatleri çocuklara nasıl anlatabiliriz?” ya da “Dinî hakikatler çocuklara yetişkinlerden farklı mı anlatılmalı?” sorularının cevabını doğru vermek gerekir kanaatindeyim. Çocukların dinî hakikatleri kendi gelişim süreçleri içinde tedricen öğrendikleri ve kavradıkları bilinmektedir. Prof. Dr. Kerim Yavuz hocamızın 99 Soruda Çocuk ve Din (1994) kitabında belirttiği düstur hâlâ geçerliliğini korumaktadır: “Çocuklar büyüklerin dilini kelime kelime öğrendikleri gibi büyüklerin dinini de yavaş yavaş, kendi ruhî yeteneklerinin gelişmesi ölçüsünde öğrenir; dışarıdan aldıklarını ve görüp öğrendiklerini kendi ruhî yapılarına göre işlemeye çalışırlar.”

Çocuk gelişim süreçlerini dikkate almadan, yani çocuğu tanımadan, dinî hakikatleri çocuğa anlatmaya çalışmak zaman zaman istenmeyen neticelere yol açabiliyor. Farklı yaşlarda çocuk ve gençlerle ilgili çalışmalar yapan herkes, olumlu ya da olumsuz yaklaşım ve terbiye farklılıklarının yol açtığı şeylere denk gelmiştir. Aslında çocukluk dindarlığı, yetişkinlerin din algısından inanma yönünden değil, inanç keyfiyeti bakımından farklıdır. Yetişkinlerin tesiri çocuğu olumlu yönde de etkileyebiliyor, olumsuz yönde de. Dolayısıyla söz konusu çocuklar ve hayatın geneline nüfuz etmesi gereken din olduğunda, toplumun tüm katmanlarına ve fertlerine, tabii ki özellikle yetişkinlere, büyük bir sorumluluk düşüyor.

Dinî eğitimde en büyük görev anneye düşüyor diyebilir miyiz? Daha çok anneler mi etkili, yoksa anneler kadar babalar da bu süreçte etkin mi?

Bir önceki soruya verdiğim cevaptan devam etmem gerekir sanki. Sorumluluk toplumun geneline şâmil, ama çocuğun yakın çevresi olan aile özelinde değinecek olursak, “daha çok”, “daha az” diye ayıramayız bu görevi. Anneye de babaya da eş değer sorumluluk var. Hatta bu alanda çalışan hocalarımız belki de farkındalığın yenilenmesi adına daha ayrıntılı açıklamalar yapmalıdır. Dinî eğitimde babaya aslında daha büyük pay düşmektedir. Ancak gelenekte kaymalar olmuş; biraz ulus devlet yapısı, iş dünyası, geçim gailesi vb. derken, çalışan bireyin sadece baba olmadığı ailelerde bile “bu kadının görevi” gibi bir algı son dönemlerde oluşmuştur. Dolayısıyla annelerin daha çok etkin olduğunu, hatta daha açık ifadeyle etkin olmaya gayret ettiklerini söyleyebiliriz. Her zaman kolay olmayabiliyor bu sorumluluğu yerine getirmek. Farklı mizaçlar, çocukların içinde doğduğu ortam, yakın ve uzak çevredeki özel durumlar; hepsi çocuk terbiyesini ve dinî eğitimi etkileyebildiği için, anneler bu safta yalnız ve tek başına bırakıldıklarında bu yükün ve sorumluluğun altında ezilebiliyor, bunalabiliyor ve yardıma ihtiyaç duyabiliyorlar doğal olarak. Tam da bu noktada belki ister istemez çevre ve kurumlar devreye girmiş oluyor. Çevre ve kurumlara daha sonra değinelim inşallah.

“Çocuğun din eğitimi anne karnında başlar” ifadesine dair neler söylersiniz? Çocuğun din eğitimi ne zaman başlar?

Sadece dinî eğitimde değil, aslında her anlamda terbiye ve gelişim noktasında aşinalık oluşturmanın anne karnında başlatılması tavsiye edilendir. Bu arada gelişim özelliklerini ve “aşinalık” kavramını biraz açarak yer vermiş olalım. “Dinî eğitim” veya “terbiye” derken didaktik bir eğitimden bahsetmiyoruz aslında. Yani bilgi ağırlıklı ve konu anlatımlı bir eğitim değil burada vurgulamaya çalıştığımız. Gelenekte biliriz ki hamilelik dönemi, Kur’an okumayı bilenler tarafından hatim ve/veya belli başlı surelerin okunması şeklinde geçirilirmiş. Kur’an okumayı bilmeyenler veya sağlığı müsaade etmeyenler salavat, besmele vb. dualarla; radyo ve teyp gibi teknolojik gelişmelerin sonrasında da Kur’an, ilahi vb. dinleyerek bir aşinalık oluşturarak geçirilirmiş bu dönem. Doğum sonrasında da o aşinalığı pekiştirmek söz konusu.

Gelişim açısından baktığımızda, 0-2 yaş dönemine dinî eğitim noktasında “aşinalık dönemi” diyoruz. Çocuk, uzak ve yakın çevrede duydukları ve gördüklerine aşinalık kazanıyor, yani örnek alıyor. Ülkemizde hem göz, hem kulak yoluyla aşinalık kazanımı olmaktadır; ezan, selâ, salavât, ilahiler, ezgiler, mevlid, namaz, oruç, sadaka, zekat vb. Bu yaş dönemlerinde çocuğun yaşantıya şahitlik etmesi gerekiyor. Ayrıca bu dönemde duygu hafızası çok mühimdir. Bilişsel düzeyde hafıza kaybı yaşansa bile duygu hafızasında kayıp olmadığı belirtilir. Dolayısıyla ilk yıllarda bebek ve çocukta duygu hafızası sürekli kayıt hâlindeyken aileye ve uzak çevreye düşen en önemli görev, olumsuz duygularla dinî hayatın yan yana getirilmemesi, negatifle dinin kodlanmamasıdır.

2-7 yaş dönemine baktığımızda daha çok “davranışların şekillendiği dönem/taklit dönemi” diyebiliriz. Bu dönemde, âdâb, ahlak, peygamber, “seven” Allah ve ibadetler ile ilgili terbiyeye/rehberliğe başlanabilir, ama bunların oyun tadında ve sevdirerek yapılması mühim. 7-12 yaş döneminde hem zihnî melekelere -tabii ki duyguları ihmal etmeden- hem de somut algıya hitap eden bir rehberlik olmalı; daha çok ibadet, Kur’an, dinî kavramlarla ilgili olan bir rehberlik bu, ama yine çocuğa uygunluğu es geçilmemeli. 2 yaş sonrasında soyut düşüncenin yoğunlaştığı dönem “iman” gibi soyut kavramların daha çok anlatılabildiği bir dönem. Sosyal çevre, özellikle akran/arkadaş ekseninde rol model olma gibi hususlar önem kazanır. Uzun yıllar dünyada da ülkemizde de eğitim ve gelişim hususunda temel oluşturma adına “6 çok geç!”, “7 çok geç!” uyarıları yapılırdı. Bir süredir hem dünyada hem ülkemizde “3 çok geç!” uyarıları yaygınlaşıyor. Aşinalık ve davranış kazanımıyla birlikte temel ne kadar sağlamsa, sonraki yaşlar o kadar rahat geçebilmektedir terbiye adına. Bebeklik ve çocukluk dönemi, olumlu duygu/algı ve davranış hususunda pozitif bir şekilde geçirilirse, ergenlik dönemi de gençle fikir alışverişleri ve istişareler yapılabilen bir döneme dönüşebilmektedir.  

Birçok mecrada, dinî eğitim açısından çocukları korkutmanın veya zorlamanın değil, teşvik etme ve sevdirmenin daha doğru olduğu söyleniyor. Bazı insanlar “yaramazlıkları günah, kabiri ürkütücü ve karanlık” olarak bildiği bir çocukluk geçirdiğini söylüyor. Yahut çocuklar, böyle bir eğitim sürecinde kendilerine söylenenleri umursamıyor ve dayatmalara ters tepki verebiliyor. Bu doğrultuda söyleyecek olursak, sevdirmek suretiyle dinî eğitim daha doğru bir yöntem midir? Korkutmanın veya zorlamanın da gerekli olduğu yerlerin olduğunu söyleyebilir miyiz?

Aslında önceki sorularda da bu soruyu içeren yanıtlarım oldu. Belki pekiştirmek adına, evet, bu eğitimin korkutarak değil sevdirerek ve tedrici olması önemli diyebiliriz. Çocuklar; beden, ruh ve düşünce gelişimi açısından belli bir potansiyeli doğarken öz olarak beraberinde getiriyor. Diğer bir deyişle, fıtrat… Süreç içinde çevreleri ve hayata dokunuşlarının kalitesi, çocuğun bütün gelişim alanlarını etkilediği gibi dinî hayatını da etkiliyor. Çocuklar doğuştan fıtrat üzereler, fıtrat hadisini ve çeşitli ayetleri hatırlayabiliriz. Bu bağlamda işimiz kolay. Özde olmayan bir şeyi dışarıdan empoze etmeye çalışma söz konusu değil. Yani aslında çocuk için olan, fıtratlardaki özü, dünya bilgileriyle ve kelimeleriyle hatırlatmak bir nevi. İşte yine bu sebeple de zor aynı zamanda, zira fıtratın dilini ve üslubunu yakalamak gibi bir ayrıntı var yetişkine düşen. Hasarların ve bozulmaların olmaması adına (yine fıtrat hadisi aklımızda olsun) aşinalık kazandırarak, bedii bir şekilde, sevdirerek olması mühim.

Bir diğer yönüyle de şu husus unutulmamalı: İhtiyaçtan öte yükleme yapmak da soğumaya neden olabiliyor, tıpkı olumsuz duygunun bıraktığı etkiyi oluşturabiliyor. Maddî olarak beslenmeyi düşünelim. Çocuğa aşırı yükleme yapıldığında kusar genellikle. Yetişkinin hırsı ve çocuğun alıcılığı/kapasitesi, dindar çocuk/ahlaklı çocuk yerine dinden soğumuş/dinden uzak bir çocuk yetişmesi şeklinde bir netice verebiliyor. Yani kapasite ve ihtiyaç dengesi ehemmiyetli. Malum, ilahî tavsiye de ne ifrat ne tefrittir zaten, itidaldir/dengedir. Tam da bu noktada yine çocuğu tanımak, fıtratını bilmek, mizacını okuyabilmek/çözebilmek devreye giriyor. Sonuçta akıl baliğ olana kadar mükellefiyetten azade bir dönemden bahsediyoruz, bu hiç göz ardı edilmemeli. Mükellef olan bizleriz ama pek çok yetişkin/aile/eğitimci, kendi şaşabildiği/unutabildiği/tembellik gösterebildiği ibadetlerde ve konularda bile çocuğun tam bir kulluk sergilemesini bekliyor. Korkutma -belki ikaz anlamında- ancak çocuğun âkil-baliğ olduğu dönem sonrasında ihtimaller arasında kendine yer bulabilir.     

YEKDER’de hem Yönetim Kurulu Üyesi hem de Çocuk Eğitimleri Komisyonu Başkanı olarak çalışmalar yürüttüğünüzü biliyoruz. Bu alanda YEKDER’de ne tür faaliyetler gerçekleştiriyorsunuz?

YEKDER’de Çocuk Eğitimleri Komisyonu olarak Ev Okulu çalışmaları, patenti de bu kuruma ait olan bir çalışma olarak devam ediyor. Ev Okulu çalışması, YEKDER’de neşet etmiş ama pek çok kişi/aile ve kurum tarafından da modellenen çalışmalarımız arasında. Ev Okulu çalışması, 9-11 yaş arası çocuklara yönelik, yedi-on kişilik gruplar hâlinde öncelikle evlerde yürütülen, daha sonra çeşitli kurumlarca da yaygınlaşan aşamalı bir din eğitimi programı. Program, din eğitimi ihtiyacını karşılamada veliye yardımcı olmayı; çocuklara Allah ve peygamber sevgisi kazandırmayı; Kur’an-ı Kerim okumayı ve öğretmeyi; çocukların namaz dua ve surelerini ezberlemelerini sağlamayı; evleri, dinî eğitim ve uygulamaların yapıldığı mekânlar hâline getirmeyi; dinî değerlerimizi çocuklara sağlıklı bir atmosferde yaşatarak hissettirmeyi; ailenin de desteklediği bir arkadaş çevresi oluşturmayı; sosyal gelişimlerine katkıda bulunmayı; ibadet alışkanlığı kazandırmayı; Hz. Peygamber’in örnekliğinde imanî ve ahlakî değerler kazandırmayı; ahlak, ilmihal, siyer alanlarında asgari düzeyde temel dinî bilgileri öğretmeyi ve seçilmiş eğitimciler vasıtasıyla çocuklara güzel örneklikler sunmayı hedeflemektedir. Program, 2012’den beri titizlikle devam eden bir çalışmadır.

Adab Okulu çalışması ise toplumsal değerleri İslamî perspektiften vermek amacıyla özellikle okul öncesi eğitim kurumlarında uygulanmak üzere 6 yaş grubundaki çocukların bilişsel, duygusal, sosyal, ahlakî gelişim dönemleri ve hazır bulunuşlukları göz önünde bulundurularak hazırlanmış; oyun temelli, dini bilgiler ve âdâb içerikli bir programdır. Bu iki programı da besleyen, dinî bilgi ve değerler alanına yönelik Eğitimci Geliştirme Programı (EGP) ise insanî değerleri yüceltmeye çalışan, farkındalığı yüksek bir ekiple; bu alanda farklı bir öğretim modeli oluşturarak, sadece bilgisiyle değil, yaşayışı, karakteri ve ruhuyla da örnek olabilecek eğitimciler yetişmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır. EGP ile ihtiyaca binaen hem 4-6, hem 7-14, hem de 8-12 yaş grubu için eğitimci geliştirme eğitimleri verilmektedir. Tabii ki bu bağlamda gerekli olan takviye amaçlı yayınlar da alan uzmanları tarafından üretilmekte, zaman zaman seminerler, atölyeler ve sempozyumlar düzenlenmektedir.  

Masallar ve hikâyeler üzerinden çocuk eğitiminden bahseder misiniz? Ne tür teknikler izliyorsunuz? Çocukların geri dönüşleri nasıl?

Genel olarak “anlatı/hikâye etme” sanatının “ilahî bir metot” olduğunu düşünenlerdenim. Malum, insan denen varlığı en iyi bilen tabii ki Yaratıcı’dır. Kutsal kitapların ve özellikle Kur’an’ın üslubu incelendiğinde en zor ve çetrefilli konuların, günlük dilde “Kur’an kıssaları” dediğimiz şekilde yani “hikâye etme” yoluyla vahyedildiği dikkati çeker. Beyin, yapısı gereği didaktik eğitimden ziyade hikâyelerle/anlatılarla/masallarla/mesellerle/kıssalarla öğrenmeye, yani temsili öğrenmeye daha yatkındır. Alanla ilgili çalışan uzmanlar, hikâye ve öykülerin eski dönemlerden itibaren toplumsal normları, kuralları; masalların ise geleneği ve değerleri nesilden nesle aktardığını vurgular. Geleneğimizde devlet adamları yetiştirilirken ya da uyarılırken de kıssaların, mesellerin bir yol ve yöntem olarak kullanıldığını biliyoruz. Aynı yöntem, insanoğlunun kadim zamanlarından itibaren pek çok kültürde değer aktarımı, olumlu davranışların temsili, olumsuzların kötülenmesi, sorunlara çözüm yolları önerme gibi durumlarda kendine önemli bir yer bulmuş. Beynimiz, dinlediklerini ve okuduklarını da tıpkı yaşadıkları gibi tecrübe hanesine kaydediyor ve ihtiyaç duyduğunda bunlardan faydalanıyor. Ayrıca çocukluktan itibaren duyularımıza ve duygularımıza hitap edebilen anlatılarla özdeşim kurabiliyor, yani onları model alabiliyoruz. Dolayısıyla, genel eğitimde de dinî eğitimde de tercih edilen yöntemler arasında yer alması doğal bir kazanım.

Geleneksel anlatı yöntemleri yanında, çocuk gerçekliği ve çocuğa görelik dikkate alınarak bedii değerleri, fıtrat üslubunu yakalayabilen kaliteli kitapları da kaynak olarak kullanabiliyor ve öneriyoruz. Sözlü anlatım ve kitaptan okuma dışında da çok çeşitli anlatı metotları var; gölge oyunu, çeşitli kuklaları kullanma, hikâye kartlarıyla anlatım, canlandırma/rol oynama/drama, panolar, hikâye battaniyeleri, slayt/projeksiyon gibi materyaller, taş benzeri materyaller, vs. Aslında tüm bu yöntemler de çocuğa ve ihtiyaca göre şekillenebiliyor ve değişebiliyor. Ayrıca anlatım öncesinde hazırlık aşamaları (soru-cevap, bilmeceler, tekerlemeler, şiirler) ve sonrasında pekiştirme aşamaları (hikâyeyi yeniden anlatma, yarım bırakılanı tamamlama, canlandırma, resim yapma, müzik bulma, bilmece kartları oluşturma ve beyin fırtınası/scamper) da önemlidir. Çocukları gözlemleyip tanıyarak onlara hitap edebilecek uygun yöntemleri seçmek ve kullanmak genellikle olumlu geri dönüşlere vesile olur.

Din eğitimi için bireylere ve kurumlara düşen vazife nedir? Özellikle küçük yaşta çocuğu olan anne babalara neler tavsiye edersiniz?

Öncelikle şunu üstüne basa basa vurgulamalıyım: Din eğitimi de tıpkı terbiye gibi ailede başlar ve gerçekleşir. Kurumlara düşen vazife, olumlu yönde desteklemek ve pekiştirmektir. Çocuk, en çok ve en kolay görerek ve duyarak öğrenir. Çocuğumuzda olmasını istediğimiz ahlak bizde temsil buluyorsa, çocuğumuzda da makes bulur. Çocuğumuzda gördüğümüz olumsuz davranışlar ve ahlak söz konusu olduğunda da ilk etapta dönüp kendimizi tartmamız gerekiyor. “Hangi davranışlarım veya sözlerim böyle yansıdı?” sorusunu nefsimize yöneltmeli ve iyi/olumlu örnek olma konusunda kendimiz gayret etmeliyiz. Tabii burada fiilî dua kadar kavlî dua da ihmal edilmemelidir. Bir de Yaratıcı’nın mükellef tutmadığı dönemlerde çocuklarda üst düzey beklentiye girmemek gerek. Din, yetişkinler için de tedricidir, aşama aşama gelmiştir emir ve yasaklar. Çocukların sadece bizlere emanet, Allah’ın kulu olduğunu unutmamak gerekiyor. Kul olarak elden gelen gayret, denge, tedbir ve tevekkül…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: