Alıntı

“Dört pâre köy toplansın bakalım, içlerinde duası makbul biri vardır herhalde”

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاء مَّعِينٍ

De ki: “Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akar su getirir?”

Mülk 30

Suyu sahibinden istemek Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetindendir. Bu sünnetin vücut bulmuş haline 10 yaşında, Karadeniz’in bir köyünde şahit olan İsmail Kara, “mısır fidelerinin yüzü suyu hürmetine” rahmet isteyen babası Kutuz hoca ve “amîn” diyen insanları anlatıyor. Ardından sağanak sağanak rahmetin yağdığı bu güzide hatırayı İsmail hocanın kaleminden dinleyelim.

Dergâh Dergisi, 211, Ağustos 2007.

Yıl 1965. Mayıs ayının ortaları veya sonları. Rize – Erzurum yolu üzerinde, sahilden 40 km. içerde bir köy Güneyce köyü. İki eski adı var buranın; Varda ve Hacışeyh köyü… O sene bölgenin tarihinde çok nadir rastlanan bir kuraklık ortalığı kasıp kavuruyor. Yağmurları ve dereleriyle, bunların beslediği ot, çiçek ve ormanlarıyla şöhret bulmuş yemyeşil bir vadi suya hasret kalmış… Mısır ekili arazilerin toprakları kurumuş, gri ile beyaz arası bir renk almış… Dizboyuna henüz varmamış mısır fidelerinin yaprakları gündüzleri sanki özel olarak kıvrılmış gibi lüle (mahalli tabirle düdük) haline geliyor, güneş batmaya yüz tuttuktan sonra ise normale avdet ediyor…

Ben 10 yaşında ve ilkokul son sınıftayım. Haziran’da bitirme imtihanlarını verip mezun olacak (bizim zamanımızda ilkokul, ortaokul ve lise son sınıflarda Haziran ayı boyu süren bitirme imtihanları hâlâ vardı) ve iki ağabeyimin izini sürmek üzere Kutuz Hoca’nın dizinin dibinde hafızlık yapmaya başlayacağım.

Bir iki akşamdır mahalle camisinde telaffuz edilmeye başlanan yağmur duası, cemaatın ileri gelenlerinin konuşmalarına dikkat kesilen biz çocuklar için tam anlamadığımız bir şey olmakla beraber üzerinde hayal kurulabilecek bir hadise. Sıcak yaz aylarında evlerin önünde, yol kenarlarında oturan yaşlı kadınların dillerinden dökülen sözler de duyuyoruz: “Dört pâre köy toplansın bakalım, içlerinde duası makbul biri vardır herhalde”, “Dilsiz hayvanlar aç ve susuz kalacak, onların yüzü-suyu hürmetine belki rahmet yağar”, “Ne günah işledik de bu musibet başımıza geldi!”, “Hocalar geç kaldı”…

Öğle civarı Büyük Cami’nin oturma yerine (mahalli tabirle dersane) girdiğim zaman Kutuz Hoca’nın küçük kağıtlara Arap harfleriyle iki-üç satırlık bir şeyler yazdığını görünce iyice yakınına sokuldum. Üstte Besmele, altta “Ve hüve…” diye başlayan bir yazı. Önceki iki senenin yaz aylarında Kur’ân Kursu’na gittiğim için okumayı iyice sökmüş, namaz sûreleri, “Âmene’r-resûlü…”, “Hüvellâhullezî…”, Yâsin, Tebâreke gibi bazı ezberler de yapmıştım. Yazıp bitirdiği kağıtlardan birini bana uzattı ve okumamı istedi. Kutuz Hoca’nın gönlü talebelerin, gençlerin boş durmalarına bir türlü razı olmadığı için yanına gelen çocukların eline takvim yaprağı, bakkallardan intikal etmiş gazete parçası, eski dergi türünden ne bulursa tutuşturmak ve okumasını istemek adeti idi. Bana daha fazlasını yapardı. Niçin mi? Kısa bir zaman için de olsa oyundan ve yaramazlıktan alakoymak için tabii.

Elime tutuşturduğu âyeti okudum. “Tamam, bu âyeti ezberle, yarın yağmur duası var, sen de okuyacaksın”… Demek ki diğer yazdıkları da Kur’ân okumasını bilen fakat hafız olmayan başkalarına verilecekti. Artık o andan itibaren yağmur duası sadece yaşlıların konuştuğu esrarlı bir şey olmaktan çıktı, benim de dahil olduğum (!) mühim bir hadise oluverdi.

İyi ki oluverdi.

Bölge düz yer fukarasıdır. O kadar ki bir-iki köyün erkek nüfusunu alacak genişlikte boş ve uygun bir yer parçası yok gibidir. Camilerin avluları cenaze namazlarının kalabalık cemaatını zar zor istiâb eder. Anlatıldığına göre köylümüz Şeyh Efendi de civar köylerden birçok insanın katıldığı halvet duasını mahallesindeki düz bir mısır tarlasında yaparmış.

Şimdi toplanmak için kararlaştırılan yer köyün dibinden geçen Büyükdere’nin[1]dönemeç olduğu için kum ve çakılla dolan uygun kenarlarından biri, Afın Sırtı’nın dere ile birleştiği ve Afın Sağı[2] denen yerdir.

Yanlış hatırlamıyorsam Cuma günü idi. Civar köylere de haber verildiği için Cuma namazında Dere (Merkez) Camii lebâleb doluydu. Duanın yapılacağı alan camiye 10 dakikalık bir mesafede idi. Namazdan sonra yaşlısı, genci, çocuğu herkes Afın Sağı’na doğru yöneldi. Yol boyu gittikçe uzanan bir kalabalık… Duayı idare edecek olan köyün Büyük Camii imamı Kutuz Hoca diğer hoca arkadaşlarıyla birlikte önde gidiyor. Daima sarıklı olan Hocaefendi normal zamanlarda takke üzerine sarı renkli, hafif dal işlemeli ve kısa püsküllü abaniye sarar, sadece Cuma, bayram ve cenaze namazlarında beyaz abaniye kuşanırdı. Yine sadece böyle günlerde giydiği uzun perdesü ile beyaz sarık onu daha heybetli ve uzun boylu gösterirdi. Cenazelerde bastonunu da yanında bulundurur, telkin okurken ona yaslanırdı. Bugün de bastonu yanındaydı. 

Cemaat derenin sağında toplandıktan sonra Kutuz Hoca “arkadaşlar” diye başlayan kısa bir konuşma yaptı ve nelerin, hangi sıra ile yapılacağını anlattı. Cemaat hemen işe koyuldu. Önce dere kenarından 70 bin küçük taş toplandı. İnsanlar sayarak topladıkları ve bir çıkında, kese kağıdında, bez parçasında, küçük sepetlerde… biriktirdikleri bu gri tonları ağır basan renkli, çizgili, yuvarlakımsı güzelim taşları[3]} katiplere yazdırdıktan sonra (katiplerden biri de Mustafa Çakır mıydı acaba?) sıralı olarak serilmiş kilimlerin üzerine döküyor, tekrar toplamaya koyuluyordu…

Taş toplama işi tamamlandıktan sonra âyet-i kerimeyi okuyabilecek kişiler (tabii olarak ben de bunların arasında, büyük adamlardan biriyim!) kilimlerin etrafında yerlerini aldılar ve derenin şarıltısıyla da karıştığı için daha bir etkileyici hale gelen okuma “gulgule”si başladı:

Bismillâhirrahmânirrahîm. “Ve hüvellezî yünezzilü’l-ğayse min ba‘di mâ kanatû ve yenşuru rahmetehu ve hüve’l-Veliyyü’l-Hamîd” “O Allah insanlar (feyiz ve rahmetten) ümitlerini kesmişlerken bol bol yağmur indirir ve rahmetini (her tarafa) yayar. O Velî’dir, Hamîd’dir.” Şûra, 42/28)[4]

Okunmamış taşlardan elinize bir tane alıyor, besmele ile bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra üflüyor ve okunmuş taşların bulunduğu yaygının üzerine atıyorsunuz… Küçük taş kuleleri bir tarafta alçalıyor diğer tarafta yükseliyor. 70 bin taş ne kadar bir zaman içinde okundu-üflendi, bunu tam kestiremiyorum ama içlerinde hafızın, yarı hafızın çok olduğu cemaatın kâhir ekseriyetinin okumaya katıldığını söylemeliyim.[5] Köyde ve civar köylerde takva sahibi insanlar, gözü yaşlı, mahviyetkâr yaşlı zevat vardı. Bunların devamlı önüne bakarak, daha bir huşu ile ve gözleri dolu bir hâlet içinde yağmuru, rahmeti çağırır gibi içten okuyuşları hareketli bir manzara gibi gözümün önündedir.

Okuma bittikten sonra Hocaefendi ayağa kalktı ve uzun bir dua yaptı. Gittikçe yoğunlaşan bir dil ve üslupla yalvardı-yakardı, dil döküp günahlarımızın affını niyaz etti, merhamet ve rahmet dilendi, yetimlerin, masum çocukların, dilsiz hayvanların, mısır fidelerinin yüzüsuyu hürmetine yağmur istedi… Ağladı… Semaya doğru baktı… Niyazları âminlere boğuldu, iniltileri derenin şarıltısına karıştı… Sonunda herkes Fatihalarla yıkandı, arındı…

Şimdi sıra okunmuş taşların büyük ve sağlam torbalara (mahalli tabirle harar torba, katır torbası) doldurularak ağızlarının bağlanması ve salla[6]taşınmaya hazır hale getirilmesine geldi. Çünkü Hoca’nın talimatına göre taşlar derenin üstüne asılacaktı. (Bu işle uğraşanlardan biri olarak rahmetli Yarımağanın Mustafa amcayı hatırlıyorum. Bir diğeri de rahmetli Takoli Veysel amca mıydı acaba? İkisi de yapılı ve taş, ahşap işçiliklerinden anlayan becerikli insanlardı. “Taşı sıksa su çıkarır” atasözü bunlar için de söylenmiş olmalıydı).

Duanın yapıldığı yer derenin iyice yayıldığı bir alandı, onun için karşıdan karşıya ip gerilmesine müsait yer olarak tarihî taşköprünün bir altı seçilmişti. Kalın halatlar iki taraftan büyük demir makaralara bağlanmıştı. Buraya taşınan torbalar (üç torba gibi hatırlıyorum) gücü-kuvveti yerinde insanların yardımıyla ve neşeli-sert bağırtılarla (heleçça-yuçça, hayde bi(r) daha, hoooppa, çeeek…) halata bağlandı ve ardısıra makaraların yardımıyla derenin ortasına kadar çekildi. Taşların tamamı mı yoksa bir kısmı mı torbalara konuldu bunu tam olarak hatırlamıyorum ama tahminim bir kısmının konulduğu istikametindedir.

Yağmur duasının bütün unsurları artık tamamlanmıştı; gerisi Lütuf ve Rahmet Sahibi’ne kalmıştı.

Hocaefendi cemaatın bir kısmıyla görev yaptığı caminin bulunduğu yukarı mahelleye doğru yöneldi. Yaşlılar ve civar köylerden gelenler de evlerine… Taşıma ve asma işleriyle uğraşanlar bir-iki nefes almak için buldukları ilk müsait yere çömeldiler. Kahvehanenin dış kısmında çay içmeye koyulanlar, sigarasını tüttürenler, bakkalların kapıları önünde oturanlar, arabayolu üzerinde volta atanlar…

Herkeste bir beklenti, bir ümit, belki aynı zamanda ifade edilmeyen derin bir tereddüt, bir sıkıntı…

Çok geçmedi. Gün dönerken önce bulutlar geldi, sonra da rahmet… Bol ve bereketli bir rahmet; yolları kesen cinsten. Bütün köy bir bayram havasına büründü. Civar köyler de mutlaka aynı sevinci yaşamıştır. Kadın-erkek, çoluk-çocuk bağrışmalar arasında önce güzelce bir ıslandı, ardından evlerine kaçıştı. Şimdi herkes balkonlarda (mahalli tabirle yazlıkta) ve pencerelerde idi. Hava gittikçe daha da kararıyor, rahmet gittikçe daha da şiddetleniyor. Köyün içinden geçen küçük dereler çağıldamaya, yollar ark olup akmaya başladı.

Yaşlıların sevinci tedirginliğe doğru yol alıyor artık. Selintiden, derelerin taşmasından, zayiattan, telefattan korkuyorlar. Kadınların ağzı korkuyu daha da çoğaltıyor: Afet olacak, evlerimiz sele gidecek, duayı çok yaptılar, ekinler yıkılacak, dağlar devrilecek, başımıza taş yağacak, boğulacağız…

Hocaefendi mahallenin delikanlılarından birini dersanenin kapısına çağırdı ve emri verdi: “Dere’ye git ve orada, köprünün yanında bekleyen  amcalara söyle, torbaları suyun üzerine indirsinler”. Meğer dua merasimi daha bitmemiş! Yağmur çok yağarsa bu defa yağmurun durması için derenin üzerine asılan okunmuş taş dolu torbalar suya değecek şekilde aşağıya indirilecekmiş… Hocaefendi bir kişiye söyledi ama kalabalık bir takım sevinç naralarıyla son sürat yola koyuldu.

Torbalar suya değdi ve kısa bir zaman sonra yağmur hafifledi (mahalli tabirle araladı).

Okumakla ünsiyetimin arttığı zamanlardan itibaren çocukluk yıllarımın en güzide ve kıymetli hatıralarından birini oluşturan bu merasimi ve onun sembolik anlamlarla yüklü unsurlarını daha bir derinden anlayabilmek ve kavrayabilmek için yağmur duası ile ilgili araştırma ve tahkiye metinlerine hususi bir yakınlık hissederek baktım. Dergâh Yayınları’nın neşrettiği, benim de yayın heyetinde yer aldığım Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi çalışmaları için takip edilen, satın alınan edebiyat, folklör kitapları ve dergileri bu türden metinleri görme ve okuma imkânlarımı ziyadesiyle kolaylaştırdı. Tamamını okuduğumu ve gördüğümü elbette söyleyemem ama gördüklerim arasında bizim köyde icra edilene benzer bir yağmur duası metnine rastlamadığımı söyleyeceğim. Bu durum kaderin sevkiyle çocuk yaşta “yakinen” şahit olduğum yağmur duasının güzideliğini ve kıymetini daha da artırdı.

Sonraki yıllarda Kutuz Hoca ile de konuştum. O nasıl gördüyse o şekilde icra etmeye çalıştığını söylüyor ve hemen tevazu hırkasına bürünüyordu: “Bizim yaptığımızda bir şey yok, olsa olsa bir vesile… Cemaat rahmettir. Kimin duasının kabule mazhar olacağı malum değil. Rahmetin sahibi fakir-fukaraya, dilsiz hayvanlara acıdı da bize de merhamet etti.” Gençlik yıllarında -demek ki 30’lu yıllar- bir defa daha böyle bir kuraklık olmuş ve köyün imamı Mollamahmudoğlu Mustafendi’nin (Bayar) aynı yerde ve aynı şekilde idare ettiği yağmur duasına şahit olmuştu. O zaman da akşama doğru yağmur yağmış. Mustafendi kimden gördü ve öğrendi, burası meçhul.


[1] Rize-Erzurum yolu üzerindeki Ovit dağlarının göller bölgesinden doğan ve onlarca irili ufaklı suyu bünyesine kattıktan sonra İyidere´den denize dökülen Büyükdere geçtiği yerlere göre farklı adlar alır. Bizim çocukluğumuzda hâlâ her olta atanı boş çevirmeyecek kadar bereketli bir alabalık kaynağı idi. Çay ziraatinin artırdığı suni gübre ve kanalizasyonlarla derelere intikal eden deterjan suları, nihayet her tarafı saran kirlilik alabalığın kökünü nerede ise tamamen kuruttu.

[2] Mahalli dilde sağ dere kenarlarındaki ekime-dikime de elverişli olan düz, genellikle kumluk arazi mânasında kullanılır. Kullanım örnekleri ve bir türkü için bk. İsmail Kara, Güneyce – Rize Sözlüğü: Bir Doğu Karadeniz Köyünün Hafızası ve Nâtıkası, İstanbul, Dergâh Yay., 2001, s. 155.

[3] Büyükdere´nin graniti andırır çok güzel görünümlü, sert ve büyükleri işlenmeye elverişli bir taşı vardır. Çocuklar bir vesile ile dere kenarına indiklerinde beştaş oynamak için harika taşlar toplar, erkekler ceplerine, kızlar kuşaklarına koyarlardı. Yörenin taş ve ahşap karışımı mimarisinde bu taş özel olarak işlenir ve bina sahibinin zenginliğine göre “köşetaşı”, öncephe taşı, çatma taşı, merdiven taşı vb. olarak kullanılırdı. Betonlaşma bu taşın zevkli kullanımını da ortadan kaldırdı, kaldırıyor. Taşı kırıp işleyebilecek güçlü-kuvvetli ustalar da kadere rıza verip birer birer öte dünyaya göç etti.

[4] Bir önceki âyet-i kerimede kıtlık ve kuraklığa telmihte bulunan ifadeler  yer almaktadır: “Allah kullarına rızkı bol bol ihsan etse yeryüzünde azar ve taşkınlık ederlerdi. Lâkin dilediği kadar bir miktar ile (rızkı) indiriyor. O kullarına Habîr´dir, Basîr´dir.”

[5] Güneyce´de XIX. asrın son çeyreğinde Nakşî-Halidî şeyhi Osman Niyazi Efendi tarafından kurulmuş Kur´an Kursu sayesinde köyde (ve nisbeten civar köylerde) çokça hafız yetişmiştir. İlköğretimin iyice yaygınlaştığı ve inşaat işçisi olarak gurbete gitmenin arttığı 60´lı yıllara kadar nerede ise bütün erkek çocuklar, hafızlıklarını tam olarak bitiremeseler de bu kurstan bir şekilde geçmişlerdir. (Bu kurs hakkında kısa malumat için bk. İsmail Kara, Gümüşhanevî Halifelerinden Şeyh Osman Niyazi Efendi ve Güneyce-Rize´deki Tekkesi, İstanbul, Dergâh Yay., 2004, s. 31-33). 60´ların başında köydeki ikinci Kur´an Kursu Kutuz Hoca tarafından Büyük Cami´de hizmete açıldı. Hafızların hiç değilse önemli bir kısmı okumaya katılabilsin diye köyümüzdeki hatim cüzleri mutad olduğu üzere 10 yaprak (20 sahife) ve 30 cüz olarak değil 5 yapraklı 60 kitapçık halinde ciltlenmiştir. Civar köy halkının dilinde dolaşan “Varda´nın (Güneyce´nin) sığırları bile hafız olur” sözü bazan istihza fakat çoğunlukla takdir, en azından tesbit sadedinde söylenir.

[6] Sal: Bir hastayı, bir ölüyü uzak yerden taşımak için iki taraftaki kalın ağaçlara kalın bez gerilerek yapılan sedyevari taşıma aracı. Sal etmek/Salla taşımak: Bir kişinin taşıyamayacağı ağır ağaçları, taşları vb. birkaç insan birlikte taşımak”; Güneyce – Rize Sözlüğü, s. 156.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: