Mülakat

“Bir ilmin tarihini bilmedikçe o ilmin bugününü de anlayamayız.”

Mehmet Boynukalın hoca ile “Fıkıh Usulü Alimleri ve Eserleri” kitabı ve Fıkıh Usulü tarihi üzerine konuştuk. Abdullah Bardakçı sordu.

Hocam, kitabı daha da anlamlandırabilmek için genel olarak fıkıh usulünden bahsedebilir miyiz?

Fıkıh usulü, eskilerin ifadesiyle, “fıkıh” ve “usul” kelimelerinden oluşan mürekkep bir lafızdır. Fıkıh, şer’î amelî hükümlerin bilinmesi olduğuna göre bunun usulü de bu hükümlerin kaynaklarından elde edilişindeki metodolojidir. Diğer bir ifadeyle fıkıh usulü, İslam’ın davranışlarımızla alakalı hükümlerini nasıl öğreneceğimizin yöntemidir. Bu hükümlere dair bilgi en temelde Kuran-ı Kerim’den ve sünnetten elde ediliyor, ancak herkes bu hükümleri Kuran-ı Kerim ve sünnetten elde edebilecek kudrete sahip değil. Fıkıh usulü ilmi bu kuralları tespit için ortaya çıkmış.

Bütün İslami ilimler gibi fıkıh usulünün de geliştiği dönemler vardır. Fıkıh usulü diğer ilimlere kıyasla daha geç bir tarihte teşekkül etmiştir. Bu normal bir şeydir, çünkü metodoloji ile alakalı ilimler her zaman daha geç ortaya çıkar. Fıkıh bir birikim olarak ortaya çıkmıştır, bunun akabinde bu ilmî birikime hangi metot ile ulaşıldığı tespit edilmiş ve fıkıh usulü oluşmuştur.

Bir ilim olarak teşekkülünden önce de âlimlerin zihninde bir usul elbette vardı. Usulsüz bir şekilde fıkha ulaşılması mümkün değildir. Ama âlimler, mesela İmam-ı Azam, usulünü müstakil bir eser içerisinde, müstakil bir ilim dalı halinde tedvin etmiş değildi. Aslında İmam-ı Azam, fıkhî görüşlerini de tedvin etmiş değildi. Onun bu görüşleri talebeleri tarafından derlendi.

Fıkıh usulü, hicrî ikinci asra kadar, zihinlerde var olan ama ilim dalı haline gelmemiş birtakım kurallardan ibaretti. Fakihler, zihinlerinde mevcut olan kurallara göre hareket edip hükümlere ulaşıyorlardı. Bu kuralları ilk defa bir kitapta müstakil bir ilim dalı haline getiren İmam Şâfiî oldu. İmam Şâfiî’den önce fıkıh usulü konularını müstakil bir eserde ele alan bir âlim yoktur. Bazı isimlerden bahsedilse de ispat edilmiş değil. Bazı kitapların isimlerinden yola çıkılarak böyle tahminlerde bulunuluyor ama ortaya konulmuş herhangi bir bilgi yok. Bu alanda yazılmış bilebildiğimiz ilk eser İmam Şâfiî’nin er-Risâle adlı eseridir.

Bu kitabı yazmaya sizi ne itti? Böyle bir çalışmaya neden ihtiyaç var?img_39761.jpg

İslami ilimler, içerisinde bir tarih barındırıyor. İslami ilimlerin her birinin ayrı ayrı ele alındığı bir tarihi var. Çünkü İslam dini belli bir tarih döneminde ortaya çıktı. Allah Teâlâ’nın vahyetmesiyle bu bilgiler insanoğluna ulaştı. Hz. Peygamber (s.a.v) vasıtasıyla bu bilgiler tebliğ edildi. Müslümanlar, Hz. Peygamber’e (s.a.v) vahyedilen bilgilerden yola çıkarak kendilerine has ilimler geliştirdiler.

Vahiyle muhatap olan ilk insanlar, sahabe nesli, kendi dönemlerinde o vahiyden anladıklarını uygulamaya çalıştılar. Zaman geçtikçe, Hz. Peygamber’in (s.a.v) vefatıyla birlikte, Müslümanların karşısına Kuran-ı Kerim ve sünnetin bahsetmediği, açık bir şekilde ortaya koymadığı yeni problemler çıkmaya başladı. Müslümanlar bu yeni problemlere cevap arama ihtiyacı karşısında yavaş yavaş ilimleri tedvin etmeye, geliştirmeye başladılar. Fıkıh usulü de bu çerçeve içerisinde ortaya çıktı ve gelişti. İmam Şâfiî’nin ilk eserini yazmasından itibaren bu ilim olduğu yerde durmadı. Fıkıhta ulaştıkları farklı hükümlere binaen metodolojik olarak da daha farklı düşünen âlimlerden İmam Şâfiî’ye karşı çıkanlar oldu. Bu âlimler de kendi metodolojik görüşlerini savunan, açıklayan eserler kaleme aldılar.

Hanefîler, İmam Şâfiî’nin yazdığı er-Risâle’ye karşı kendi anlayışlarını savunan ve er-Risâle’yi belli noktalarda eleştiren eserler yazdılar. Mesela İmam Muhammed’in talebesi ve İmam Şâfiî’nin muasırı olan İsa b. Ebân (ö. 221/836), İmam Şâfiî’nin görüşlerini eleştiren önemli isimlerdendir. Mâlikîler de kendi düşüncelerini yansıtan fıkıh usulüne dair eserler yazmaya başladı. Mutezilî âlimler de kendi düşüncelerini yansıtan eserler telif etmeye başladılar. Bu şekilde fıkıh usulü, ortaya atılan fikirlerle, tartışmalarla gelişti.

İmam Şâfiî’nin hayatta olduğu dönemde henüz dört mezhep kavramı İslam toplumunda yerleşmiş değildi. Yaşayan birçok müçtehit vardı ve insanlar onlara tabi oluyorlardı. Daha sonra mezheplerin istikrara kavuşması neticesinde, fıkıh mezhepleri yerleştikten sonra, artık o mezheplerin fıkıh anlayışlarını savunan usul eserleri ağırlık kazanmaya başladı. Her bir mezhebin usulünü yansıtan ve savunan eserler yazıldı.

Hicrî beşinci asırda tek bir mezhebin usul görüşlerini yansıtan eserler istikrar kazanmaya başladı. Bir önceki dönemde var olan canlı tartışmalar azaldı, mezheplerin görüşleri oturmaya başladı. Mesela Hanefî usulü dendiğinde Fahru’l-İslam Ebu’l-Usr el-Pezdevî’nin (ö. 482/1089) eseri akla geliyordu. Pezdevî’nin yazdığı usul-ü fıkıh kitabı (Usûlü’l-Pezdevî) hala Hanefî usulünün temel görüşlerini yansıtan bir eserdir. Hanefî usulü onun çizdiği çerçevenin dışına çıkmamıştır. Pezdevî’nin Usûl’ü ile Molla Hüsrev’in (ö. 885/1480) usul eseri olan Mirkât’ı (Mirkâtü’l-vüsûl ilâ ilmi’l-usûl) karşılaştırılınca aralarında 400 sene olmasına rağmen fıkıh usulüne dair görüşlerin %90 aynı olduğu görülür. Dil değişmiş, üslup değişmiş, terimler incelmiş ve düşünceler daha sistematik bir ifadeye kavuşmuş olsa da, muhteva olarak çerçeve hemen hemen aynıdır.

Molla Hüsrev’den sonra ise, modern döneme gelinceye kadar, usul-ü fıkıh alanında değişen bir şey yoktur. Modern dönemde ise çok farklı düşünceler ortaya çıkmıştır.

Bütün İslami ilimler bir tarih içinde doğmuş ve gelişmiştir. Bu ilimler kendi içlerinde farklı dallara, farklı medreselere, ekollere ayrılmıştır. Bir mezhep içerisinde de -Hanefîlerde görülen “Buhara meşâyihi (âlimleri)”, “Semerkand meşâyihi (âlimleri)” gibi adlandırmalarda görüleceği gibi- farklılaşan gruplar ortaya çıkabilmiştir. Eğer bir ilmi derinlemesine anlayacaksak, bu ilmin tarihî gelişimini ve bu tarihî süreklilik içerisinde ortaya çıkan önemli isimlerini bilmemiz gerekir.

Bir ilmin tarihini bilmedikçe o ilmin bugününü de anlayamayız. Fıkıh usulü ilminin 1200 yıllık bir geçmişi var. Bu tarih içerisinde o düşünceler önce genişliyor, farklı fikirler ortaya çıkıyor. Sonrasında ise bunlar içinde bir süzülme oluyor, bazıları dışlanıyor, şaz kabul ediliyor; bazıları ise öne çıkıyor, ana akımı oluşturuyor. Bu süreci etkileyen şeyler nelerdir, neden bazı düşünceler şaz kalmış ve reddedilmişken bazıları bir mezhebin temellerini oluşturmuş ve mezheplerce benimsenmiş? Bütün bunlar araştırılması gereken şeyler.

Her mezhepte öne çıkan metinler olmuş. Hanefîlerde Pezdevî’nin Usûl’ü, Sadru’ş-Şerîa’nın et-Tenkîh’i, Molla Hüsrev’in Mirkât’ı gibi eserler öne çıkmış. Şâfiîler ise, Cüveynî’nin (ö. 478/1085) Varakât’ını, Sübkî’nin (ö. 771/1370) Cem’u’l-Cevâmi’ini, Beydâvî’nin (ö. 685/1286) Minhâcu’l-vusûl’ünü öne çıkarmışlar. Mâlikîler’de Karâfî’nin (ö. 684/1285) Tenkîhu’l-füsûl adlı eseri, Hanbelîler’de ise Muvaffakuddin İbn Kudâme’nin (ö. 620/1223) Ravzatü’n-nâzır’ı öne çıkmıştır. Bunun gibi her mezhepte öne çıkan belli başlı isimler ve eserler olmuştur. Usulü daha derinlemesine anlamak için bugün elimizdeki usul bize nasıl ulaştı, âlimler bu ilmi nasıl geliştirdiler, hangi noktalardan hareket ettiler ve tarihte bu alanda ortaya konan fikirler nelerdir soruları cevaplanmalıdır.

Bir kısmı matbu, bir kısmı yazma halinde olan geçmiş ulemanın bize bıraktığı muazzam bir birikim var ama ne yazık ki biz neyin yazıldığını bilmiyoruz. Tahmini yürütülen fikirler de ilmî temelde eksik oluyor. Bunların gün yüzüne çıkarılması lazım. Bütün bunlar bizim usulü daha iyi anlamamız için gereklidir. Modern dönemde usulün yenilenmesi gerektiğini iddia edenler de var. Bu konunun da hakkıyla tartışılabilmesi için usul-ü fıkhın tarihi en iyi şekilde bilinmelidir.  Bunun için de her şeyden önce bu ilmin tarihinde yazılmış eserlerin bilinmesi, gün yüzüne çıkarılması gerekir. Ben bu eseri fıkıh usulü ilminin tarihi gelişimini ve günümüzde de nasıl gelişebileceğini tespit edebilmede bir zemin oluşturması için yazdım.

Fıkıh usulü ulemasına ve eserlerine dair bir tespit çalışmasının tam anlamıyla yapılmadığını düşünüyorum. Hadisçilere, fakihlere, müfessirlere dair birçok tabakat kitabı yazılmış ama usulcülere dair yok. Suyûtî’nin (ö. 911/1505) fıkıh usulü âlimlerine dair bir tabakat yazdığını biliyoruz ama o kitap maalesef bugün elimizde değil.

Usulcüler için ayrı bir tabakat yazılmamasının nedeni onların fakihlerin içerisinde görülmesi olabilir. Ancak usulcülerin fakihler arasında özel bir yeri vardır. Fakih olup usulcü olmayan çok isim vardır. Ayrıca fıkıh ve fıkıh usulü birbirinden ayrılmış, iki müstakil ilim dalına dönüşmüştür. Usul, metotların tespitiyle ilgilenen ilim olarak kelamla, felsefeyle ve dille alakalı bölümler içerir. Bunlar fıkıhla doğrudan ilişkili değildir.

Günümüzde fıkıh usulü âlimleri ve eserlerine dair yapılan çalışmalar var:

Ezher âlimlerinden Abdullah el-Merâğî isimli Mısırlı bir âlimin 1940’larda yazdığı el-Fethu’l-mübîn fi tabakâti’l-usûliyyîn adlı bir eser var. Üç ciltlik bir eser. Ancak, alanında yazılan ilk eser olduğu için çok eksiği var. 400 civarında müellif tespit edilmiş.

Şaban İsmail isimli Mısırlı bir âlimin, Usûlu’l-fıkh: Târîhuhû ve ricâluhû adlı bir eseri var. Bu eser, bir önceki eser olan Merâğî’nin kitabının kopyası gibidir. Aralarında çok ufak farklılıklar var.

Hind asıllı Muhammed Mazhar Bekâ’nın 3 ciltlik ciddi bir çalışması var. 600 isim tespit etmiş. Fakat ne yazık ki müellif eserini tamamlayamadan vefat etmiş. Ancak kitabında onun da düştüğü hatalar var.IMG_0211

Son olarak bir de es-Sûsî diye anılan Faslı bir âlimin Mu’cemu’l-usûliyyîn adlı bir metni var. Bu eserde de 700 isim tespit edilmiş.

Benim çalışmamda bu rakam 873’tür. Daha uzun araştırmalarla bu sayı daha da artabilir.

Tespit edilen âlim ve eserin sayısı yanında kullanılan metot açısından da benim kitabım sayılan önceki kitaplardan farklılaşır. Önceki eserler yalnızca ehl-i sünnet usulcüleriyle sınırlı çalışmalar değildir. Usul alanında kalem oynatmış bütün isimleri derlemeyi hedeflemişlerdir.

Ama eğer bütün mezheplerin bütün usulcülerini alacaksak hepsini almak lazım, usulcülerden seçme yapılamaz. Bu zaten amacın dışında olan bir şey. Ben önce Sünni usulcüleri tesbit etmek istedim. Zira diğer mezheplerin fıkhı birinci dereceden ilgilendirmiyor bizi. O yüzden en baştan itibaren onları dışarıda tuttum. Diğerleri buna dikkat etmemiş. Biraz metot eksikliği var o kitaplarda. Kitaplarına bütün İslam mezheplerinin usulcülerini almak istemişler ama gidip de mesela Caferiyye’den 40-50 tane usulcü seçip almışlar. Hâlbuki o mezhepte yüzlerce usulcü var. Zeydiyye de böyle.

Öyle yapacağıma ben dedim ki, “Ben sadece ehl-i sünnet mezhepleriyle -yani Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî mezhepleri- ve ehl-i sünnete yakın sayılan mezheplerle –Zahiriler gibi- sınırlı kalacağım. Ayrıca Mutezile mezhebinin bir kısmını da aldım, zira Mutezile usulcüleri, ehl-i sünnet usulcülerini çok etkilemişler. Hepsini almadım, ama Ebu’l-Hüseyn el-Basrî’yi ve el-Mu’temed adlı kitabını ve Hanefîlerden Mutezilî olanların kitaplarını aldım kitaba. Zeydiyye’nin ve Caferiyye’nin usulcülerini almadım, zira onlar için ayrı bir çalışma yapmak lazım. Ben kendimi sadece Sünni mezheplerle sınırlı tuttum. Aslında böyle olmasına rağmen benim kitabımdaki usulcülerin sayısı, daha önce yazılan kitaplardaki usulcü sayısından fazla oldu. Mesela en çok usulcüye yer veren Sûsî, 700 civarında usulcü zikrediyor, bunun içine bazı sahabiler ve İmam Ebu Hanife, İmam Malik gibi mezhep imamlarını da almış. Ben bu zatları usulcü saymadım ve kitabıma almadım, çünkü benim maksadım usul alanında eser veren âlimleri toplamaktı. İmam-ı Azam’ın usul alanında eseri yok, İmam Malik’in yok, İmam Ebu Yusuf’un yok; dolayısıyla bunları usul düşüncesine katkıda bulunan âlimler diye kitaba alsaydım metot açısından bu da çok tutarlı olmazdı. O zaman, onların döneminde yaşayan başka birçok müçtehidi, fakihi de almam gerekirdi. Bir çalışmaya başlarken metodunuzu tespit etmeniz lazım, ilmi bir çalışmada o metot üzerinden yürümeniz lazım. Yani mesela, “Eserime kimleri alacağım, kimleri almayacağım?” baştan bunu bir tespit etmeniz lazım. Benden önce yapılan çalışmalarda bu bir eksiklik. Çok belirli bir ilmî metot yok. “Usulcülerle ilgili bir kitap yazayım” diye yola çıkıyorlar, Sünni’sini de alıyorlar, Sünni olmayanını da. “Niye Sünni olmayanların hepsini almadın?” diye sorulduğunda anlaşılıyor ki bir metot takip etmeyi çok da önemsememişler.

Siz Mutezilî âlimleri alırken sadece ehl-i sünnet üzerinde etkili olanları mı almayı tercih ettiniz?

Evet, neden onları aldığımı ben kitabın giriş bölümünde anlatmaya çalıştım. Mesela Mutezile’nin Sünnileri etkileyen meşhur isimleri var, bunları aldım. Daha demin de söylediğim gibi, Ebu’l-Hüseyin el-Basrî (ö. 436/1044) diye bir zat var, onun el-Mu’temed adlı bir kitabı var. Bu el-Mu’temed, Sünni usulünü, özellikle de mütekellimîn metodunu etkileyen bir eser. Özellikle İmam Gazzâlî’yi, Fahreddin er-Râzî’yi etkileyen en önemli âlimlerden birisidir. Onun kitabını çok önemli bir kaynak olarak görmüşler; çünkü çok sistematik bir kitap, hatta şaşılacak derecede sistematik. Günümüzden 1000 sene önce yazılmış, ama müellifin konulara o kadar metodik bir yaklaşımı var ki şaşırıyorsunuz. Mesela günümüzdeki eserlerde ağaçlandırma, şematik hale getirme eğilimi vardır, bu kitabı da öyle tabloya aktarmak isteseniz hiç zorluk çekmezsiniz. Kitabın başından sonuna kadar her bir başlığı metodik bölümlere ayırıyor, numaralandırıyor. Mesela “Birinci başlığın üç bölümü vardır” diyor, sonra “birinci bölüm de üç kısma ayrılır” deyip kısımları sayıyor, sonra “ikinci bölüm de üç kısma ayrılır” deyip kısımları sayıyor. Bu çok dikkat çekici bir şey. Bu eser şu anda matbu. Eseri ilk neşreden Muhammed Hamidullah olmuş. Muhammed Hamidullah, bildiğiniz gibi, önemli bir ilim adamı. Birçok konuda eseri var, fıkıh usulüne yaptığı katkılardan biri de bu. Bu anlattığım özelliklerinden dolayı bizim ulemamız bu eserden müstağni kalmamışlar; gerek Şâfiîler, gerek de memzuc metotla yazmaya başladıktan sonra Hanefîler.

Dolayısıyla usul âlimlerinin bir çalışmada toplanması ve onların hangi eserleri yazdıklarının tespit edilmesi; elimizde ne var, ne yok, usul ilmiyle alakalı malzememiz ne, bunu görmemizi sağlıyor. Benim bu kitabı telif ederken birinci maksadım bunu ortaya çıkarmaktı. Şu ana kadarki malzemelerin hepsi dağınık, bir kitapta yarısı yazılmış, diğer kitapta başka bir yönünden bahsedilmiş. Dolayısıyla insanın kafasında net bir şey oluşmuyor. Ama hepsini bir araya toplamak, fıkıh usulüyle alakalı aşağı yukarı kaç tane müellif var bunu net bir şekilde görmemizi sağlıyor. Ben mesela diyordum ki “Herhâlde birkaç bin tane müellif bulurum”, ama bir baktım bu kadar çıktı, 873 tane müellif çıkardım. Dolayısıyla bilmediğin zaman hayal âleminde dolaşıyorsun, vardır diyorsun, ama olmuyor.

 

Hocam bir usul-ü fıkıh tarihi dönemlendirmesi yaparken nasıl bir yol izlemeliyiz? Sizin kitabınızda yaptığınız dönemlendirmeyi (Kuruluş Dönemi, Olgunlaşma Dönemi, Genişleme Dönemi, Duraklama Dönemi) nasıl anlamalıyız?

 

Devamı söyleşinin ikinci kısmında…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s