Genel Mülakat

“Oryantalist çalışmalarla ilgilenmek farz-ı kifâyedir.”

“Oryantalistlere göre İslâm’ın nesiller boyu (süren) etkisi hadisler vasıtasıyla devam etmekteydi. (…) Farklı coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar arasındaki kültür birliğini, ortak hayat tarzını sağlayan yegâne şey Hz. Peygamber’in sünnetiydi. Bu durum oryantalistler için hadis araştırmalarını zorunlu hale getirmiştir.”

Ahmet Yücel, gerek hadis ilmi, gerek oryantalist çalışmalar hakkında yaptığı araştırmalar ve verdiği önemli eserlerle, İslami İlimler camiasında söz sahibi, kıymetli hocalarımızdan. Oryantalist çalışmaların yoğunlaştığı ve saldırganlaştığı alanın daha ziyade hadis olduğunu da göz önünde bulundurarak Ahmet Hocamızın ilminden ve düşüncelerinden istifâde etmek arzusuyla, kendisi ile bir mülakat gerçekleştirdik.

Bu mülakatta Ahmet Hocaya; oryantalistler, oryantalistler ve hadis, dil problemimiz ve buna bağlı olarak kelime seçimi yöntemlerimizi nasıl görmemiz gerektiği gibi birbiriyle yakından ilgili ve her biri oldukça geniş olan konularda, girizgâh mahiyetinde, bir ufuk kazanma niyeti taşıyan sorular yönlendirmeye gayret ettik. İstifadenize sunuyoruz.

Rukiyye Rahmet Demireşik sordu.

Öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hocam, oryantalist çalışmaları iyi bir şekilde takip etmek, İslami İlimler talebesi için nasıl bir önem taşıyor?

Oryantalist çalışmalar yaklaşık iki asırlıktır, öncesinde Müslümanlar böyle bir akımla karşılaşmamıştır. Bu çalışmaların Batı’da ve İslam dünyasında bir tesiri, karşılığı olmuştur; bir okuyucu kitlesi vardır, çalışmalar birçok dile tercüme edilmektedir. Okuyucu Müslüman olsun veya olmasın, bu çalışmalar okunduğuna göre, bu alanda hizmet verenler bu çalışmaları okumalı, incelemeli, değerlendirmeli, istifade edilmesi gereken yerleri belirtmeli ve yanlış olan yerleri tashih etmelidir. Her Müslümanın oryantalist çalışmaları okuması diye bir şey olmaz, bu, gerekli olmadığı gibi, doğru da değildir; ama hadis, tefsir, fıkıh gibi alanlarda çalışma yapanlardan en az bir iki kişi bu çalışmalarla ilgilenmelidir. Diğer bir tabirle, oryantalist çalışmalarla ilgilenmek farz-ı kifâyedir. Mesela, hadiste birkaç hocamız bu işi takip eder, ilgili değerlendirmelerini yazar. Diğer hocalarımız da bu yazılanlardan hareketle derli toplu bilgi edinebilir.

Ancak, uzmanlarının çalıştıkları alanlara dair oryantalist çalışmaları muhakkak görmeleri gerekir. Neden? Öncelikle, alanıyla ilgili her türlü bilgiyi görmek uzmanın işidir. Eğer ilgi duyan kişi okuyup anlamamışsa veya yanlış anlamışsa, uzmanına müracaat edecektir. Sizin bu konuda bir uzmanlığınız yoksa, alanınızda eksiksiniz demektir. Mesela 2000’li yıllardan itibaren oryantalist hadis çalışmalarının temel eserlerinden bir kısmı Türkçeye tercüme edildi.  Bu çalışmalar hadisle ilgili, ama bunları sadece hadisçiler okumuyor, ilgili herhangi biri okuyabiliyor. Yani siz görmezseniz, değerlendirmezseniz; başkaları oryantalistlerin yazdıklarını yine okuyacaktır ama bu alanda sizin Müslümanca bir bakışla ve objektif olarak yazdığınız değerlendirmeyi göremeden okuyacaklardır. Eleştirileri kendi bilgi ve ufukları nispetinde anlamlandıracaklardır.

Oryantalistlere cevap üretmekle mi uğraşmalı mıyız, yoksa kendi gündemimizle mi meşgul olmalıyız? Müslümanların oryantalistlere karşı bir saldırıya geçmesi mi yoksa tashih ve tenkide dayalı savunma halinin devam ettirilmesi mi daha doğrudur/gereklidir?

Savunma ve eleştiri, günümüzde sıklıkla kullanılan iki kelime. Bunlar tam oturmuş kavramlar değiller. Mesela benim alanım olan hadisle ilgili -oryantalist veya Müslüman- kimin bir çalışması varsa ben bu çalışmadan istifade etmeye çalışırım. Bana göre yanlışı varsa tashih etmeye çalışırım. Bu çalışmanın müellifinin Müslüman veya oryantalist olması çok önemli değildir. Mesela bugün bir kitap neşrediliyor, kitabı okuyoruz ve onunla ilgili bir değerlendirme yapıyoruz. Bu değerlendirme de artısıyla eksisiyle yapılıyor. Oryantalistler de benim alanımla ilgili bir çalışma yapmışlarsa ben onu okumalı ve değerlendirmeli, ondan istifade etmeliyim. Bu bir ilim adamının görevidir.

Çok genel konuşacak olursak, oryantalistlerin temel İslami ilimlere paradigmasal olarak bakışları bizimle aynı değil. Hadis, Müslümanlar için dinî, oryantalistler içinse tarihî bir kaynaktır. Yani çok farklı bakıyorlar. Bunları da ortaya koymak, tespit etmek, değerlendirmek lazım. Bu anlamda savunmacı veya eleştirel değil, tabii haliyle, olması gerektiği şekliyle okumak lazım. Herhangi bir ilim adamı bir kitabı okurken -müellifi kim olursa olsun- kitabı okur, artısından istifade eder, eksik tarafını eleştirir. Eleştiri esnasında siz bir oryantalistin yanlışını ortaya koyuyorsanız, bu savunmacı yaklaştığınız anlamına gelmez. Bu bir tespittir ve yanlışı ortaya koymaktır. Mesela benim “Oryantalist Hadis Anlayışı ve Eleştirisi” isimli bir kitabım var ve başlığında eleştiri ifadesi kullanmış olsam da birisi buna savunmacı diyebilir. Dediğim gibi, bunlar çok oturmuş kavramlar değil.

Bir kitap hakkında bizim yaklaşımımız nötrdür. Yani ben Halit Özkan Hocanın kitabını okuduğumda da aynı şeyi yaparım, o da benimkini okuduğunda aynı şeyi yapar. İstifade edilecek noktalardan istifade eder, yanlış varsa yanlışı tashih eder, düzeltir veya uyarıda bulunur. Dolayısıyla bir oryantalist kitabı da bizim için aynıdır. Ama genel olarak oryantalist paradigmasının Müslümanlarınkinden çok farklı olduğunu biliyoruz.

Oryantalistlere karşı tenkid ve tashihler Türkiye’de 1930’larda Encyclopaedia of Islam’ın tercümesine karşı olarak başladı. Günümüzde hala bu konuda çalışmalar yürütülüyor. Sizce bu çalışmaların mahiyeti ve amacı nedir? Akademik bir durum tesbiti ve inceleme mi, İslam’ı müdafaa mı, yoksa tebliğ mi?

Bunların hepsini bir potaya koyup mahiyetleri aynıymış gibi ifade etmek doğru değil. Bunun içerisinde akademik çalışma olarak yapılanlar da var, İslam’ı savunma amaçlı yapılanlar da. Mesela 1950’li yıllarda Alfred Guillaume İstanbul’a gelmiş ve hadis ilmiyle ilgili seri konferanslar vermiş. Bunun üzerine Türkiye’de büyük bir hareketlilik başlamış, bazıları ona eleştiriler yazmış. Ama eleştirilmesinin mahiyetine baktığınız zaman, ilmi bir cevap üretmekten ziyade İslam’ı savunma içgüdüsünün ağır bastığını görüyoruz. “İlmi anlamda söylediği şey şudur, kaynaklarında şu gibi eksiklikler vardır, yanlışlık vardır, yanlış tercüme etmiştir” şeklinde bir tavır görmüyoruz. Bir böylesi müdafaa yapanlar var, bir de akademik çalışanlar var. Günümüzde bu sayı arttı ve 2000’li yıllardan sonra daha fazla çalışma yapıldığı söylenebilir. Akademide yapılan çalışmalar genelde akademiktir. Akademi dışında yapılan çalışmalar farklı şekillerde değerlendirilebilir. Akademi dışında olmasına rağmen akademik olan çalışmalar var, İslam’ı savunma amaçlı çalışmalar var. Bunları tek tek değerlendirmek lazım. Başta da söylediğim üzere, hepsini aynı keseye koymak doğru olmaz.

Bu konuda yapılan karşı çalışmalar, muhatabımıza ulaşıyor mu? Sonuçta sizin de oryantalistlerin hadisleri ele alırken kullandıkları yöntemleri eleştirirken değindiğiniz üzere, aslında oryantalistlerin hadis hakkındaki çalışmalarında ekseriyetle bilinçli bir çarpıtma da söz konusu. Metodolojilerine uygun düşecek kaynakları seçmek, uymayan yönlerini görmezden gelmek, hatta kimi zaman tercümeleri bilinçli bir şekilde hatalı yapmak ve âlimler adına söz uydurmak gibi. Bu durumda muhatabımız “deli benim, kuyuya taşımı attım işim bitti, söyleyecekleriniz beni ilgilendirmiyor” demeyecek midir? Bu manada biz vicdani bir sorumluluk olarak mı karşılık veriyoruz, onların soruları bizim tarafımızın kafasını karıştırmasın diye mi? Yapıp ettiklerimizin karşı tarafa ulaşan bir yanı var mı, bir sesimiz var mı?

Türkiye’de oryantalistlerle ilgili yapılan çalışmaların büyük bir kısmı Türkçedir. Hatta tamamı Türkçedir bile diyebiliriz. Oryantalistlerden de Türkçe biliyor denecek kişi sayısı belki yok denecek kadar azdır. Arada dil problemi var. Bu dil problemini öncelikle sizler aşacaksınız. Arap dünyasında hadisle ilgili olarak çalışma yapan Mustafa el-A’zami ve ondan başka bir iki kişi daha var. Genellikle Arap Dünyası oryantalistlerin hadisle ilgili çalışmalarını değerlendiren çalışmalar yapmak açısından Türkiye’ye göre biraz daha zayıf görünüyor. Bunu buradaki Arap hocalar da söylüyor. Onlar da çalışmalarını Arapça yapıyorlar.

Buradaki en önemli problem dil problemi. Yani çalışmalarımızın ne kadarını oryantalistler görüyor ve değerlendiriyor dediğimiz zaman “görmüyor” diyebileceğimiz bir noktadayız. Bunu iki şekilde anlıyoruz: Birincisi onların yeni yazdıkları metinlerde İslam dünyasından üç beş kişiyi zikrettiklerini görüyoruz. Fuat Sezgin, Mustafa el-A’zami bunların başında geliyor. Peki, neden sadece onları görüyorlar? Mustafa el-A’zami İngilizce yazmış. Fuat Sezgin Almanca yazmış. Yani Batı dilinde yazılmadığı sürece görmüyorlar.

İkincisi, görseler ne kadar dikkate alırlar? Bu ayrı bir şey. Şöyle bir örnekle ifade edeyim, Christopher Melchert’in “Sünni Düşüncenin Teşekkülü” isimli kitabını Türkçeye tercüme ettiler. O kitapta Melchert şöyle bir ifade kullanıyor: “Goldziher’i ve Schacht’ı eleştirmeniz geleneği zorlayıcı tarzda olmamalıdır. Yani, şu kelimeyi yanlış söylemiş, şu cümleyi yanlış anlamış diye eleştirebilirsiniz. Ama kurduğu sistem yanlıştır diye eleştirmeyin.” Dolayısıyla sistemlerine uygun olmayan çalışmalarımızdan haberdar olmaları pek bir şey değiştirmeyebilir.

Sistemi de zaten farklı bir bakış açısıyla kurmuyorlar mı? Hadislere tarihselci yaklaşımla yaklaşmalarından ötürü oluşan bir problemden bahsetmiştiniz kitabınızda. Kurdukları sistem hatalı değil mi?

İslam dünyasında oryantalistleri eleştiren kitaplar Batı dillerine çevrildikleri zaman, acaba ne kadar cevap alırlar sorusuna cevap vermeye çalışıyorum. Melchert’in açıklamasından, çok fazla dikkate almayacakları anlaşılıyor. Çünkü sistemsel eleştiriyi doğru bulmuyorlar. Juynboll diye bir oryantalist var, onun hayatıyla ilgili Hadis Tetkikleri Dergisi’nde bir yazı yazılmıştı. Mesela oradaki cümlelerden birisi şuydu: “Asla kendi görüşlerinden vazgeçmez.” Ama genellemek de doğru değil.

Bizim elimizde oryantalistlerin İslam dünyasındaki eleştirilerle yüzleşmeleri durumunda nasıl bir tavır sergileyeceklerine dair bir tecrübe henüz yok. Çünkü Batı dilinde yazılmadığı sürece okumuyorlar. Biz şimdi Batı dilinde olmasına rağmen onların yazdıklarını okuyoruz, öğrenmeye/anlamaya çalışıyoruz, değerlendirmeye çalışıyoruz. Biz “Bunlar Türkçe yazılmamış, bize ne?!” demiyoruz. Çünkü biz “bu bizim alanımız” diye düşünüyoruz. Aslında Batı’da dil konusu bize göre daha kolay. Biz bir iki dil öğreniyoruz. Onlar dört beş dil öğrenebiliyorlar. Fakat ne hikmetse hadisle uğraşan oryantalistlerden Türkçe bilen pek fazla yok. Onun için bu konuda nasıl bir tavır sergileyeceklerini biz de merakla bekliyoruz.

Dil, problemimizin neresinde duruyor? Bir oryantalistin Doğu dilleri hakkındaki bilgisi ve bunları öğrenmeye merakı ile bir Müslümanın Batı dilleri hakkındaki bilgisi ve bunları öğrenmeye merakını kıyaslarsanız neler söylersiniz?

Dil meselesi, biraz bizim dilimizle ilgili. Yani Türkçe bilen bir kimsenin farklı bir dil öğrenmesi, Batı dillerini bilip Türkçe öğrenmek isteyen kişiye göre daha zordur. Bu bizim dilimizle ilgili bir meseledir. Diyelim ki Batı’da Almancayı bilen birisinin İngilizce öğrenmesi çok zor değildir. Dil ailesiyle alakalı olarak bizim dilimiz en çok Japoncaya benziyor. Japoncayı kolayca öğrenebilirsiniz. Bir Japon da Türkçeyi rahat bir şekilde öğrenebilir. Ama Batı dilleri bizim dilimize aile yapısı itibariyle uygun değil. Türkiye’de 1950’lerden bu yana ortaokuldan başlayarak üniversite sonuna kadar Batı dilleri okutuluyor. Fakat Batı dilini okuyan, yazan, konuşan, anlayan, bunların hepsini yapan insan sayısı çok fazla değil. Bunun iki sebebi var. Birincisi bir Türk’ün Batı dilini öğrenmesi ancak orada uzun süre kalmasıyla her yönüyle mümkün olabiliyor. Ama bir Batılının bir Batı dilini veya farklı Batı dillerini öğrenmesi çok daha kolay, kendi dil yapısına uygun olduğu için.

Batılıların Doğu dilini öğrenmesi meselesine gelince… Farsça, Arapça ve tabi Türkçe de Batılılar için zordur. Türkçe bilen Batılılar çok fazla değildir. Bizim okuyup yazdıklarımızı okuyup anlayabilecek kaç tane Batılı var bilmiyorum. Meşhur oryantalistler içinde Türkçe bilenler var. Özellikle klasik oryantalist dediğimiz 19.yüzyıldaki oryantalistler dil konusunda başarılılar. Bunlar arasında Türkçe bilenler de var. Ama oradaki Türkçe, bugünkü Latince mi yoksa Osmanlıca mı? Ona da bakmak lazım.

Dil meselesi çok özel bir mesele. Aynı şey Arapça için de geçerlidir. Türkler Arapçayı çok zor öğreniyorlar. Bu dil yapımızla ilgili bir şey. Arapçada bir kelimeyi bâblara sokarak 40-50 tane kelime üretebiliyorsunuz. Türkçede böyle bir özellik yok. Üç beş tane ilave edebiliyorsunuz.

 Bir başka husus da şu: Belki sizin nesiller bizimki kadar yaşamamış olabilir, Cumhuriyet dönemindeki Maarif (Milli Eğitim) Bakanlığı eğitim sisteminde ezber karşıtlığı merkezdedir. Hâlbuki dil ezberle olur. Kelime, cümle, kalıp ezberleyeceksiniz. Bir kitabı ezbere bilseniz rahat konuşabilirsiniz. Bizim geleneğimizde -Cumhuriyet Dönemini kastediyorum, Osmanlı’daki medresede zaten ezber esastır- bize hep “ezberlemeyin, kafanızı çalıştırın” dediler. Mesela bizden birkaç nesil önceki hocalarımız bir konu açıldığı zaman üç beş şiiri ezbere okuyabilirdi. Ondan önce Arapça metin ezberletiliyordu. Dolayısıyla bizim geleneğimizde de ezbere karşı olmanın vermiş olduğu, kelime ve cümle ezberlemeden kural öğrenerek dil öğrenmek şeklinde bir anlayış var. Hâlbuki kuralı da bileceksin, kelime ve cümleleri de ezbere bileceksin. Yani Kur’ân’ı ezbere bilen bir hafız onlarca kelimeyi ezbere biliyor demektir. Kuralını öğrendiği zaman takır takır konuşabilir. Böyle bir sıkıntımız var.

Hadis terminolojisi özelinde veya genel olarak İslami İlimler terimlerinin çarpıtılarak tercüme edildiğini düşünüyor musunuz? Oryantalist hadis terimlerine yaklaşımımız ne olmalı? Metinleri anlamak için bu terimleri öğreniyoruz, peki kendimiz İngilizce bir metin yazarken bu terimleri kullanmaktan kaçınmalı mıyız? Bu terimler yerine Arapça kelimelerin İngilizce transkript versiyonu mu kullanılmalı?

İlk olarak şunu ifade etmek gerekir: Oryantalistlerin kendi temel kavramları var. Bizim kavramlardan ziyade kendi kavramlarını kullanıyorlar. Kavramlarını kendi kurdukları sistem içerisinde kullandıkları için bizim kavramlarımızı oldukça az kullanmaya çalışıyorlar. Ama 2 şey yaptıklarını söyleyebilirim:

Birincisi, mesela benim “Oryantalistlerin Hadis Anlayışı ve Eleştirisi” kitabımda görebileceğiniz üzere, metinlerde kasıtlı diyebileceğimiz tercümeler mevcut. Juynboll’un kasıtlı tercüme yaptığına dair örnekler var. Ama bunu herkese yaymak, hepsi böyle yapmıştır demek de doğru olmaz. Ben şöyle düşünüyorum: Oryantalist hadis anlayışının kurucuları diye kabul ettiğimiz Goldziher, Schacht ve Juynboll’de metinlerle ilgili oynamalar olduğunu söyleyebilirim, bir kısmı belki anlamamaktan kaynaklanan, bir kısmı da kasıtlı olan yanlışlarla karşılaşıyoruz. Birinci sorunun cevabını böyle özetlemiş olalım. İkinci sorunuz neydi?

Kendimiz makale yazarken bu terimleri kullanmaktan kaçınmalı mıyız, demiştik.

Bakınız, paradigma dediğimiz şey çok önemlidir. Bir kavram kendi paradigmasının içindeki anlamı ifade eder, onun dışına çıktığı zaman, sizin beklediğiniz o anlamı vermez.

Bildiğimiz örnek üzerinden gidelim. Siz tradition’ı hadis diye tercüme ettiğinizde şöyle bir problem vardır: Bir Müslümanın zihninde “hadis” kavramı peygamberle ilişkilidir. Hâlbuki tradition’ın kullanılmasının amacı peygamberle ilişkisiz olduğunu söylemektir. Bugün bu yapılıyor mu? Yapılıyor. Mesela müşterek râvi. Halit Özkan Hoca’nın müşterek râvi ile medârın benzer olup olmadığını inceleyen ve sonuç olarak bunların aynı olmadığını ifade eden güzel bir makalesi var. Müşterek râvi, kendisinden bilginin-hadisin yayıldığı kişidir. Bu kişiler, gerçekten de hadisin kendilerinden yayıldığı kişilerdir. Ama oryantalistler bunu söylerken aynı zamanda, “bu kendisinden yayılan kişi, hem bu sözü ortaya atan hem de isnadını uyduran kişidir; dolayısıyla müşterek râvi demek, hadis uyduran, isnad uyduran kişi” demek istiyorlar. Bu kişiler gerçekten kendisinden hadis yayılan kişiler oldukları için, bir Müslüman da bunu kendi anladığı anlamda, yani “hadisin kendisinden yayıldığı kişi” anlamında kullanıyor. Hâlbuki bilmiyor ki bu kavramı kullandığımız zaman aynı zamanda o adama “uydurdu” demiş oluyoruz. Müslümanlar bunun yerine ne kullanmışlar? “Medâr” kavramını kullanmışlar. Medârda uydurma yok, medârda sadece kendisinden yayıldığı ifade edilir. Bu kadar farklı şeyler.

Onun için ben şahsen şöyle diyorum, zaman zaman bunu söylüyorum: Biz eğer oryantalistlere ait bir kavramı kullanacaksak, bunu bilinçli biçimde kullanmalıyız. Kullanmak gerekirse, kullanmışsak, açıklama yapmalıyız. Yoksa bu kullanımlar alışkanlık haline geliyor. Aslında siz bir anlamda o düşünceyi, arka plandaki propagandayı kendinize ait yapmış ve yanlış bilgiyi yaymış oluyorsunuz. Onun için hassas davranmak lazım. Ben şahsen kullanılması taraftarı değilim. Hele hele camiamızda bu kavramları bilmeden kullanan birçok insan var, ki biz bunları aramızda konuşuyoruz.

Hocam kendi eksikliklerinden dolayı mı böyle yeni terimler üretmeye çalışıyorlar yoksa bir art niyet taşıyorlar mıdır?

Bakın şöyle, bir sistem kurdular, ona uygun hale getiriyorlar. Mesela şöyle bir örnek vereyim, bu benim kitabımda da vardır, okursunuz, oryantalistlere göre sünnet kavramı birinci asırda Hz. Peygamber’le ilgili kullanılmaz.

Juynboll der ki, “Birinci asırda peygamberin sünneti kavramı yoktur, olsaydı [Hz.] Ömer kullanırdı. Hâlbuki [Hz.] Ömer vefatına yakın bir dönemde etrafında bulunanlara Kur’ân’ı, ensarı ve muhaciri tavsiye etmiştir”. Bu ne demek? Hz. Ömer sünneti zikretmemiştir demek. Kaynak veriyor: İbn Sa’d. Biz de bu rivayetin aslı için, Juynboll’un kaynak olarak zikrettiği İbn Sa’d’ın et-Tabakât’ına bakıyoruz. Baktığımız zaman, Hz. Ömer’in söylediği cümle içerisinde Kur’ân’ın olmadığını görüyoruz. Juynboll kaynaktan alıntı yaparken cümleyi değiştirmiş, başına Kur’ân’ı koymuş. Bu bir tahrif değil mi? Hz. Ömer zaten dinin kaynaklarıyla ilgili bir tavsiyede bulunmuyor bahsi geçen rivayette, cümlede kastedilen konu tamamen farklı. “Ensar ve muhacir bu dine hizmet ettiler, benden sonra onların haklarına hukuklarına riayet edin” manasında bir tavsiyede bulunuyor. Juynboll bunun başına Kur’ân’ı koyuyor. “Demek ki,” diyor, “sünnet [Hz.] Ömer’in zihninde veya dünyasında yoktu.” Cümlenin bağlamını ve kastını böylece değiştiriyor, kendi iddia edeceği şeye uygun hale getiriyor. Şimdi bu bir tahrif değil mi? Detayını “Oryantalist Hadis Anlayışı ve Eleştirisi” kitabımın 53. sayfasında okuyabilirsiniz. Bu tip örnekler var.

Bunu niye yapıyor? Çünkü kendi kurduğu sistem, sünnet kavramının birinci asırda kullanılmamasını gerektiriyor. Peki, kullanılsa ne diyecek? Bu defa yorum yapıyor, “sünnet kavramı, dini bir kaynak olarak değil, siyasi bir ifade olarak kullanılmıştır. Mesela [Hz.] Ebubekir’in sünneti vardır ama bu dini bir kavram değil, [Hz.] Ebubekir’in siyasetidir”, diyor. Bu tür şeyler yaptıklarını söyleyebiliriz.

Mesela bizim meşhur “İsnad ne zaman başladı?” sorusuna Schacht diyor ki, “Fitneden sonra başladı.” Peki, kastedilen fitne hangisi? Bizim tarihimizde fitne olarak isimlendirilen üç beş tane olay var: Hz. Osman’ın şehit edilmesi var, İbn’ül-Eş’as isyanı var, Abdullah b. Zübeyr’in hilafeti dönemi var. Schacht diyor ki “kastedilen fitne, 126 yılında vefat eden bir Emevi halifesine isyan eden kişiyle ilgilidir”. Bize “fitne çıktıktan sonra isnad uygulanmaya başladı” bilgisini veren İbn Sîrîn. Peki İbn Sîrîn ne zaman vefat etti? 110’da vefat etti. Diyoruz ki, bize bu bilgiyi veren İbn Sîrîn olduğuna göre fitne bundan önceki bir dönemde olmuş olmalı. Schacht hem bunu kullanıyor, hem de “bu doğru olamaz çünkü fitne 126’dan sonradır” diyor. Peki, bunu niye söylüyor? İsnadın 126’dan sonra başladığını söyleyebilmek için. Bu, eldeki bilgi kendi sistemine uymadığı zaman, o bilgiyi sistemine uygun hale getirmek için yapılan bir mücadele.

Kurdukları sistemi zorlayacak, o sisteme zarar verecek herhangi bir şeyle karşılaştıkları zaman, onu yorumlayarak veya kabullenmeyerek sistemlerini korumaya çalışıyorlar. Mesela, Goldziher isnadla ilgili herhangi bir faaliyeti kabul etmez. Motzki’nin bir açıklaması var, diyor ki: “Goldziher Müslümanlara güvenmediği için isnadı dikkate almaz.”

İsnadla ilgili bir faaliyette bulunacaksanız, isnadla ilgili faaliyetinizin tamamı Müslümanların yazdığı ricâl kitaplarına dayalı olacak. Râvi hakkında bilgiyi nereden alacağız biz? Ricâl kitaplarından alacağız. Bunları kim yazdı? Müslümanlar. “Goldziher Müslümanlara güvenmediği için isnadı dikkate almaz” ne demek? Bütün Müslümanları yalancı görmek demek. Güvense ne olacak peki? Güvenirse sistemi zarar görecek. İsnadı kullandığı andan itibaren Goldziher’in sistemi işlemez hale gelecek.

Mesela Zührî ile ilgili “üç mescit” rivayeti var. Onu izah ederken Goldziher diyor ki “Bu, Emevi halifesinin Zührî’ye sipariş ettiği bir hadistir, Zührî bunu uydurmuştur.” Bakınız, onu kendi bağlamında “aa doğru söylüyor” dedirtecek bir kurgu oluşturuyor. Okuduğunuz zaman eğer işin aslını bilmiyorsanız “Mükemmel! Adam ne yakalamış!” diyorsunuz. Peki, isnadı kullanırsak ne olur? İsnadı kullandığımız zaman -diyelim ki on sayfa anlattı- bütün bu anlatılanlar boş şeyler haline gelir. Neden? Birincisi, Zührî hadis uyduran değil, hadis uydurmaya karşı mücadele eden birisidir. İkincisi, Zührî’nin hadis uydurduğuna dair değil bir tane cümle, harf dahi bulamazsınız. Goldziher isnadı kabul ettiği andan itibaren bütün bu söyledikleri boşa çıkacak. Onun için isnadı kabul etmiyor. Şimdi biz burada iyi niyetten bahsedemeyiz. Eğer isnad kurduğu sistemi zedeleyecekse bir bahane uyduruyor ve diyor ki: “Ben Müslümanların verdiği bilgiye güvenmiyorum.”

Hocam bir hocamız makalesinde bazı oryantalistlerin aslında kendi amaçlarına uygun rivayetler bulacak kadar hadis literatürüne ve hadislere hâkim olduklarına değiniyordu, bu da onu gösteren bir örnek herhalde, işlerine gelecek rivayetleri seçebilecek kadar bilgileri var.

Tabi. Bu uzun bir hikâye. Goldziher mesela bu işin kurucusu kabul ediliyor. Ama aslında Goldziher bir hadisçi değil. Oryantalistler içerisinde hadisle özel ilgilenen Juynboll’dur. Schacht da fıkıhçıdır aslında, ama fıkıh münasebetiyle hadisle de ilgilenmiş. Bu işin tarihi boyutu.

Öncelikle şunu söyleyebilirim: “İkinci asırdan önceki bilgilere güvenmeyiz” kanaati hâkim bir kanaattir. Peki, niye güvenmiyorsunuz? İkinci asırdaki bilgiyi bize aktaran kim? Zührî aktarıyor mesela, oryantalist, Zührî’yi güvenilmez olarak vasıflandırıyor. Bu cümle, bir sistem kurma gayesiyle söylenen bir cümledir; yoksa Zührî’nin yalancı olduğuna dair, kendi döneminde veya sonraki dönemde eğer herhangi bir bilgi bulabilsek, onlardan önce biz deriz ki, “Adamlar haklı, güvenemeyiz.” Şimdi, siz bana geldiniz, güvendiğiniz için geldiniz değil mi? Güvenmeseniz gelmezsiniz. Benim güvenilir olmadığıma dair bir işaret, bir bilgi bulmuşsanız, onu söylemeniz gerekir. Bizim burada râvi tenkidi dediğimiz şey –ki genelde subjektif denir- aslında objektif bir yaklaşımdır. Adamı tespit ettiği zaman “yalancı” diyor; tespit edemedi ise ve yalancılık ihtimali varsa “ittiham” diyor, zabtla ilgili problem varsa onu söylüyor. Yani, durumu ne ise onu tespite çalışıyor. Buralarda yanılma payı vardır. İnsan olarak tabi ki yanılma payımız her zaman var. Ama bir râvi hakkında çok önemli şahsiyetler aynı şeyi söylüyorsa, burada yanılma yok denecek kadar azdır.


*Bu mülakatın sorularının hazırlanmasında Ahmet Yücel Hoca’nın çeşitli kitaplarından istifade edilmekle birlikte, “Oryantalistler ve Hadis” kitabı öncelikli olarak esas alınmıştır.

**Mülakatın ikinci kısmına şuradan ulaşabilirsiniz.

***Mülakatımızda yer alan “oryantalistlere cevap vermekle uğraşmalı mıyız?” sorusuyla irtibatlı olarak, fakültemiz öğretim üyelerinden Halit Özkan hocanın Mustafa el-A’zami’ye dair bir hatırasına şuradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: